Knowing: Proyas, Shalamayan’a özenirse

29 Temmuz 2009 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

knowing_poster

Aaah, felaket filmleri. Ne de çok severim. Özellikle 70’li yıllarda moda olan bu tür birbirinden güzel örnekler üretti. Charlton Heston’lı Deprem’den (Earthquake) muhteşem kadrolu Gökdelende Yangın (The Towering Inferno) filmine, Poseidon’dan Havaalanı (Airport) serisine kadar pek çok felaket filmi çekildi bu dönemde ama tür, biraz hızını kesse de hiçbir zaman ölmedi ve 90’larda yeniden yükselişe geçti. 98’in iki göktaşı felaketi filmi Armageddon’la Derin Darbe (Deep Impact), küçük çaplı virüs felaketi filmi (ve Gökdelende Yangın ayarında bir kadroya sahip olan) Tehdit (Outbreak), kasırga avcılarını konu alan Twister dönemin akılda kalan filmleriydi. Tür, 2000’li yıllarda da devam etti. Açılışı Wolfgang Petersen’in duyarlı filmi Kusursuz Fırtına’yla yaptık. Bir başka duyarlı film olan K-19 Widowmaker, Resident Evil serisi, 28 Gün/Ay Sonra, Roland Emmerich’in izlenebilir tek filmi Yarından Sonra (The Day After Tomorrow), vasatı aşamayan Çekirdek (The Core), Danny Boyle’un felsefî felaket filmi Gün Işığı gibi filmleri göz önünde bulundurursak Hollywood’un türü boşlamadığını söyleyebiliriz. Bir de Alex Proyas faktörü var tabii. 1994’te her yanından karizma fışkıran Karga (The Crow) filmini yönetti ama esas çıkışını kanımca bir başyapıt olan Karanlık Şehir (Dark City) ile yaptı. Sonra Isaac Asimov’un kısa robot hikâyelerinden oluşan Ben Robot’u (I, Robot) filme uyarladı. Filmin senaryosu Isaac Asimov’un ruhuna ihanet etmiyordu ama Proyas’ın önceki işlerinin aksine kesif bir stüdyo kokusu almak mümkündü. Son filmi Kehanet’teyse (Knowing) Proyas proje üzerinde bir hayli söz sahibi, zira filmin yönetmeni ve yapımcısı o.

K01Yalnızlık bu kadar güzel vurgulanabilir.
Küçük oyuncu Lara Robinson çok iyi.

Film, bir ilkokulun açılışıyla başlıyor. Açılış töreninde yapılacak olan etkinlik için çocukların fikri alınıyor ve Lucinda Embry adında, herkesten uzak duran, garip bir kızın önerisi kabul ediliyor. Buna göre öğrenciler kafalarındaki gelecek tasvirini bir resimle kâğıda dökecek, bu kâğıtlar bir zaman kapsülüne yerleştirilecek ve kapsül 50 yıl sonra törenle açılacaktır. Herkes dağıtılan kâğıtlara resimlerini çizerken Lucinda birtakım rakamlar yazmaktadır. Süre dolar, öğretmen hâlâ yazmakta olan Lucinda’nın önünden kâğıdı çekerek alır ve gömü törenine geçilir. Lucinda gene uzakta ve tek başınadır. Derken ortadan kaybolur. Bulunduğundaysa kâğıda geçiremediği rakamları kan içindeki tırnaklarıyla duvara kazıdığı görülür. Aradan 50 yıl geçer. Büyük gün gelip çatmıştır. Zaman kapsülü açılır ve zarflar iki sonraki neslin çocukları tarafından açılır. Lucinda’nın zarfı, annesinin ölümünden sonra astrofizikçi olan babasıyla birlikte yaşayan Caleb Koestler’a düşer. Rakamlar Caleb’ın ilgisini çeker ve kurallara aykırı bir şekilde kâğıdı eve getirir. Baba John Koestler bu duruma kızar ve kâğıdı okula geri götürmesini söyler ama Caleb’i yatırdıktan sonra rakamları incelemekten kendini alamaz. Bir de bakar ki kâğıtta bütün büyük felaketlerin tarihleri, yerleri ve kaç kişiyi öldüreceği yazılıdır.

K02İki kanka beyaz tahtanın önünde oturmuş, listeyi tartışıyorlar.
Zaten film boyunca başka bir kankalıklarını göremiyoruz.

Buraya kadar her şey iyi gibi. Sadece John Koestler’ın 11 Eylül terör saldırısını eliyle koymuş gibi bulması biraz dudak bükmemize sebep oluyor ama onu da hikâye anlatımı için başvurulmuş (biraz ucuz) bir numara olarak düşünüp affedebiliriz aslında. Filmin sorunları bundan sonra başlıyor. Koestler, henüz gerçekleşmemiş olan üç tane felaket keşfediyor. Kaderin enteresan bir cilvesi sonucu bu felaketlerin üçünün de ABD topraklarında gerçekleşecek olduğunu öğrenince de araştırmaya karar veriyor. Film de bundan sonra tepe taklak oluyor. Öncelikle yan karakter diye bir şey yok. Bir görünüp bir kaybolan insanlar var. Herhangi bir karakter gelişimi olmadığı gibi, çoğu zaman bu karakterlerin kim oldukları konusunda bile bir açıklama yapmaya erinen bir senaryo var karşımızda. Mesela John’un kardeşi Grace böyle bir karakter. Herhangi bir fonksiyonu da yok. Filmden çıkarırsanız film hiçbir şey kaybetmez. Aynı şey babası için de geçerli. Aralarının neden bozuk olduğunu ancak tahmin ediyorsunuz. John Koestler’ın MIT’deki yakın arkadaşını da tanıtma ihtiyacı hissetmiyor film. İşin kötüsü yan karakterlerin bu abartılı kartonluğu, ana karakteri de olumsuz etkiliyor ve onu da kartonlaştırıyor. Olan karakter gelişimini de o kadar klişe ki (başlarda ateistken İncil’i dilinden düşürmemeye başlaması gibi) “ben geliyorum” diye bas bas bağırıyor. Bu konuda en büyük eksiklikse Lucinda Embry gibi film için önemli bir karakterin tanıtılmamasında çıkıyor. Lucinda’nın ilkokulda kaybolduğu günden 40 küsur yıl sonraki ölümüne kadar yaşadıkları hakkında çok az şey biliyoruz ve bu durum filmin hikâye anlatımını olumsuz yönde etkiliyor. Tedavi görmüş mü? Görmüşse neden iyileşmemiş? Hangi arada evlenip çocuk yapmış? Başkalarını uyarmaya neden çalışmamış? Evet, bazı kazalar ve doğa olayları engellenemezdi belki ama 11 Eylül gibi terör eylemleri böyle bir istihbaratla önlenebilirdi. Kısacası Lucinda’nın üzerine eğilmemiş olması, senaryonun bir iç mantık yaratma çabalarına önemli bir balta vuruyor. Keşke gereksiz uzatılmış felaket sonrası sahneleri yerine biraz yan karakterlere eğilseymiş Proyas.

K03Filmin en muhteşem sahnesi.

Senaryo sadece yan karakterler konusunda değil, kendini anlatmak konusunda da cimri davranıyor. Örneğin felaketlerin sebepleri meçhul. Neden gerçekleştikleri konusunda hiçbir bilgi verilmiyor. Sadece olaydan hemen sonraki haber bültenlerini dinliyoruz. Proyas, burada bir kez daha ucuz numaralara başvuruyor ve her haber bülteninde “bunun terörist bir saldırı olup olmadığı konusunda yapılan açıklama” filan gibi şeylerle Amerikalıların 11 Eylül sonrası paranoyalarına gönderme yaparak dikkat dağıtmaya çalışıyor. Kazaların sebebi kesinlikle bilinmiyor. Hele metrodaki sahne o kadar garip ki, bir kaza sahnesinden çok Son Durak (Final Destination) filminde Azrail’in kurbanlarını öldürmek için yarattığı mizansenleri andırıyor. Uzaylıların motivasyonları da ayrı bir muamma. Bütün bunları nereden bildikleri, neden umursadıkları, insanları neden kurtardıkları bilinmiyor. Uzaylılar seyirciyle kesinlikle iletişim kurmuyor. Seslerini duyanlar bir fısıltı kakafonisi işittiğinden ne dediklerini anlayamıyoruz. Başka kimseyle de konuşmuyorlar. İşaret diliyle bile. Bu iki unsurun eksikliğinin yerini de kesif bir kadercilik anlayışı dolduruyor. Belki de bu eksiklikleri biz kendi kafamızda tamamladığımızdan öyle geliyordur ama böylesi boşluklarla dolu bir senaryo Alex Proyas yönettiği bir filme yakışmıyor.

K04Güven sorununu aşıp güçlerini birleştiren kahramanlarımız,
neler olduğunu öğrenmek üzere yollara düşerler.

Son dönemde felaket filmlerinde bir de saçma bir moda başladı: Aile unsuru bir hayli abartılmaya başlandı. Yarından Sonra filminde de böyleydi. Dünya’nın buzul çağına girdiği, aralarında devlet başkanlarının, bilim insanlarının, aydınların olduğu milyonlarca insanın öldüğü bir hikâyede bir babanın oğlunu bulmak için Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna gitmesini alkışlamamızın, bulunca da rahat bir nefes almamızın beklenmesini garip buluyorum. Belki de muhafazakâr (hatta kendi tabirleriyle Evangelist) Bush yönetiminin Hollywood’a dikte ettiği bir şeydir bu. Filmlerde “büyük aile” değerinin korunmasını şart koşmuş olabilirler. Böyle bir şey yazmamın sebebi, bu aile unsurunun felaket filmlerinde son derece yapay, adeta yapıştırılmış gibi durması, sırıtması. Açıkçası ben, Gökdelende Yangın gibi filmlerdeki insan ilişkilerini çok daha gerçekçi buluyorum. Gerçi 2006 yapımı Poseidon gibi bundan da muhafazakâr filmler seyrettik ama ben bu kadar kör gözüm parmağına yapılan şeyleri pek hoş karşılamıyorum açıkçası. Yakın zamanlarda ortaya çıkan diğer modaysa dini imgeleri teknolojiyle, uzaylılarla açıklama sevdası. Brian de Palma filmografisinin zayıf üyelerinden biri olan 2000 tarihli panspermia propagandası Mars Görevi (Mission to Mars) filminden beri aklımda olan bir şey bu. Yakın dönemde izlediklerimin içinde Yabancı (Outlander) filminde de vardı, burada da var. Yani uzaylılar geliyor, bizim de aklımız henüz uzay gemisine, teknolojiye filan ermediği için onları Tanrı zannedip tapınmaya başlıyoruz. Hâlbuki adamların umurlarında değil. Uzayda geziyorlar, işlerinde güçlerindeler. Bu filmde aynı şeyin İncil’deki Hezekiel’in kitabı betimlemeleri üzerinden yapıldığını görüyoruz. Bunlar, zaten UFO’cuların çok sevdikleri şeyler. Proyas, filmde yer vermeyi uygun görmüş ama özellikle filmin sonunda uzaylılar kanatlı melekler misali uzay gemisine doğru yükselirlerken gülmekten kendimi alamadım. Nuh’un Gemisi misyonu yüklenmiş uzay gemileri, Cennet bahçesine benzeyen “diğer gezegen” ve filmin iki çocuk karakteri üzerinden yapılan Adem’le Havva göndermesi, “din yok, uzaylı var” söylemini güçlendiriyor. Bu durum, kaderci yapısıyla çelişerek filmin iç mantığına önemli bir darbe indiriyor ve akıllarda “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” gibisinden soruların oluşmasına sebep oluyor. Şayet uzaylılar bütün bunları “yaratıcı” vasfıyla yapıyorlarsa, o zaman bu filmde de üstü kapalı bir panspermia propagandası yapıldığı söylenebilir.

K05Aile güzel şeydir. Felaket filminde olmuyor işte.

Filmdeki oyunculuklar üzerine söylenebilecek fazla bir şey yok. Nicholas Cage, ikinci bir Kevin Costner vakası olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Son 10 yılda oynadığı filmler içinde Ridley Scott’la 2003’te çektiği Üçkâğıtçılar (Matchstick Men) haricinde doğru düzgün bir rolü olmadı. Hele Büyük Hazine (National Treasure), Hayalet Sürücü (Ghost Rider) gibi filmlerin kariyerinin dip noktaları olduğunu söyleyebiliriz. Bu filmde biraz daha çaba gösteriyor ama maalesef yeterli gelmiyor. 60 Saniye (Gone in 60 Seconds) filminde bile daha iyiydi Cage. Oğlunu canlandıran Chandler Canterbury’yi nispeten daha çok beğendim. Dakota Fenning, Haley Joel Osmond, hatta MacAuley Culkin kadar bile oyunculuğu yok, hatta biraz donuk olduğu bile söylenebilir ama filmin ortalamasının da üstünde. Esas dikkat etmemiz gereken isimse filmin diğer küçük oyuncusu Lara Robinson. Lara, filmde iki karakteri canlandırıyor. Lucinda Embry’nin 50’li yıllardaki çocukluğunu ve 50 yıl sonra, Lucinda’nın aynı yaşlardaki torunu olan Abby Wayland’i. Her ikisinde de başarılı. Özellikle Lucinda rolünde izlerken Addams Ailesi’ndeki Christina Ricci’ye benzeyen bir tat aldım. Bu da kesinlikle güzel bir şey. Abby Wayland’in annesi rolünde izlediğimiz Rose Byrne’ın elini kolunu bağlayan şeyse oynadığı iyi çizilememiş, karton karakteri. Diğer oyunculukları değerlendiremiyorum maalesef, zira elimde yeterli veri yok. O kadar çabuk görünüp kayboluyorlar ki bir fikir sahibi olmak pek mümkün değil.

K06Neo Adem'le Neo Havva birlikte mutluluğa doğru koşuyorlar.

Kehanet, senaryosunun başlangıcındaki potansiyeli kesinlikle kullanamıyor. Alex Proyas, özellikle kaza sahnelerinde oturaklı bir atmosfer yaratmayı başarıyor ama o da kendisinden beklediğimiz bir şey zaten. Ben, Robot’da daha fazla gişe filmi havası vardı ama Kehanet, Proyas’ın filmografisinde kalite olarak onun bile altına inmiş. Defalarca izlenebilecek, arşivinizin başköşesinde durabilecek bir film değil. Çok daha güzel felaket filmleri izledik bugüne dek. Yine de Proyas isminin ve kaza sahnelerinin hatırına bir kere görün. Beklentilerinizi düşük tutun, zira filmin yaptığı tek kehanet var: Proyas’ı da kaybettik.

Künye:

Yönetmen:
Alex Proyas
Senarist:
Ryne Douglas Pearson
Yapımcı:
Alex Proyas
Yapım yılı:
2009
Oyuncular:
Nicholas Cage
Chandler Canterbury
Lara Robinson
Rose Byrne

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Darren Aronofsky'nin Nuh'un Gemisi projesi
Green Hornet: Hollywood’a Fransız kalmak
Noah, 2012'nin yapamadığını yapabilir
Dracula enflasyonu!
D. J. Caruso, Invertigo'yla "uçuyor"!

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!