İlk Kan: İlki En Güzeli
16 Eylül 2009 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema

Amerika’nın alakasız yerlere demokrasi (ve kapitalizm) götürmesi yeni bir şey değil. Bir yandan kukla yönetimlerle o ülkenin kaynaklarına sahip olurken diğer yandan kendi dünya görüşünü ihraç ettiği bu operasyonların içinde, yakın tarihli Irak’tan daha ünlü bir tanesi var: Vietnam. Bütün Dünya kapitalist ve demokrat olmak zorundaymış gibi (herkesi demokrasiye zorlamak da bir anlamda faşizm sayılmaz mı?) komünizmi önleme bahanesiyle girilmiş, askerî anlamda varlık gösteremeyince istenen kukla yönetim yerleştirilememiş, bu sefer de “ya benimsin ya kara toprağın” mantığıyla ülkenin doğal kaynakları yok edilmeye başlanmıştı. Başlandı ama ne derece bitirilebildi bilinmez. Zira Amerika, Vietkong’lar kadar kendi içindeki savaş karşıtı dirençle de boğuşmaya çalışıyordu (müstahak). Medyanın ilgisi ve Vietnam gazilerinin desteği sayesinde oluşturulan kamuoyunun baskısı, yer yer ayaklanmalara kadar giden savaş karşıtı gösteriler, belki de Vietkong’lardan daha etkili oldu. ABD, 1973 yılında tarihinin en büyük yenilgisini alarak çekildi.

Kasabanın şerifi ve ekibi, Rambo'ya bir sıcak aşı çok görmekle kalmayıp bir de üstüne kötü muamele yapıyorlar. Eh, kahramanımız da Vietnamdan gazisi. Çıldırması için gereken her şey var anlayacağınız.
John J. Rambo da, Amerika geri çekilince ülkesine geri dönen askerlerden biriydi. 7 yıl boyunca sağda solda gezip bulabildiği işleri yaparak ayakta kalmaya çalışan Rambo’nun yolu, sessiz sakin Hope kasabasına düşüyor. Kasabanın şerifi Teasle, Rambo’yu anında “aylak” olarak mimleyip arabasına alıyor ve kasabaya sokmadan gideceği yola çıkarıyor. Karnı aç olan Rambo’nun tek derdiyse bir yerlerde yemek yemek. Haliyle “aç ayı oynamaz” diyerek yiyecek bulabileceği en yakın yer olan Hope kasabasına geri dönüyor. Daha doğrusu dönmeye teşebbüs ediyor, zira Rambo 3 adım attıktan sonra şerif arabasıyla geri dönüp Rambo’yu tutukluyor. Karakolda da kötü muamele görüyor Rambo. Bu da Vietnam’la ilgili nahoş anıların geri dönmesine sebep oluyor. Tepesi atan kahramanımız, karakoldaki tüm şerif yardımcılarını ve şerifi tarumar ederek dağlara kaçıyor. Bu noktadan sonra şerifin adamlarıyla Rambo arasında amansız bir mücadele başlıyor. Rambo, çaldığı bir motosikletle kasabanın dışındaki dağlık ormanlık araziye kaçıyor. Rambo’nun kazara da olsa şerifin adamlarından birinin ölümüne sebep olması işleri daha da karıştırıyor. Karşılıklı inatlaşma, Rambo’nun gerilla taktikleri kullanarak şerifin bütün ekibini saf dışı bırakmasıyla iyice alevleniyor. Hiçbirini öldürmese de, kurduğu bubi tuzaklarıyla hepsini teker teker avlıyor. Haliyle olay medyanın ilgisini çekiyor ve geniş kitlelerce duyuluyor. Her ne kadar filmde pek üzerine gidilmemiş olsa da, taraflı medyanın haberleri veriş biçimi dikkat çekici. Şerifin adamlarına Ulusal Muhafızlar da katılıyor. Bütün bunlar Rambo’yu yakalamaya yetmiyor tabii. Çünkü devletin imkânlarıyla en fazla geyik avlamış insanların askercilik oynaması, hayatta kalmak üzere eğitilmiş bir Vietnam gazisini yakalamaya yeterli gelmiyor. Albay Sam Trautman da işte bu noktada devreye giriyor. “Rambo’yu Tanrı yaratmadı, ben yarattım” diyen Trautman’ın adının Sam olması boşuna değil. Sevgili albayımız Sam Amca’yı simgeliyor. Geldiği andan itibaren takibin bırakılması, olayın soğutulması gerektiğini savunan Trautman, ne yazık ki Teasle’a laf geçiremiyor. Yeri tespit edilen Rambo, yine askercilik oynayan güvenlik görevlileri tarafından roketatarla bir mağaraya hapsediliyor ve öldü kabul ediliyor. Trautman Rambo’nun hayatta kaldığını anlıyor ama aradığı “soğutma” fırsatını bulduğundan bu sırrı kendisine saklıyor.
"Rambo'yu Tanrı yaratmadı. Ben yarattım." Teasle'ın işleri berbat etmesi üzerine gelen Albay Trautman, söze nasıl gireceğini iyi biliyor.
Rambo’yu dönemin (hatta günümüzün) aksiyon filmlerine göre öne çıkaran şey, bir roman uyarlaması olması sebebiyle sağlam olan duygusal ve mantıksal örgüsü. Gerçi bu durumun törpülendiği yerler de var. Örneğin filmde Teasle’ın da bir Kore Savaşı gazisi olduğundan bahsedilmemesi, filmin başında, arabada Rambo’yla birlikte yaptığı muhabbetle birleşince bütün bunları can sıkıntısından yapıyormuş intibaını uyandırıyor. Oysa şerif ve adamlarının Rambo için yaptıkları, “hayatımıza bir renk, bir hareket gelsin” seviyesini fersah fersah aşıyor. Rambo’nun kafadan kontak olması toplam süreleri bir dakikayı geçmeyen birkaç anı sahnesiyle ve sonda yaptığı dokunaklı konuşmayla verilmeye çalışmış. Bunlar yeterli ama unutulmaz ve derin olmaktan uzak. “Bir aksiyon filminde unutulmaz ve derin karakter anlatımı sahneleri olmalı mı” sorusu tartışmaya açık olmakla birlikte bu, iyi bir filmle bir klasiği birbirinden ayıran bir tercih olabilir. Rambo “iyi film” olmakla yetinmeye karar vermiş gibi görünüyor. Yine de ülkesi için savaştığı söylenerek kandırılan, geri döndüğünde bu yüzden takdir bekleyen ama “bebek katili” hakaretleriyle karşılanan bir askerin bünyesinde bütün Vietnam gazilerinin psikolojik durumları konusunda kafanızda soru işaretleri uyandırmayı başarıyor film. Yanılmıyorsam Michael Moore’un Fahrenheit 9/11 filminde işlenmişti. Fakir olan (daha doğrusu fakir bırakılan) gençler, hem iyi bir iş yapıyor olmak, hem de para kazanmak için orduya yazılıyorlar Amerika’da. John J. Rambo’nun geçmişini bu kadar detaylı olarak bilmiyoruz. Ama içinde bulunduğu şartlardan çıkış yolu olması için orduya yazılıp Vietnam’a giden, vatanı için savaştığına inandırılan, son derece vahşi bir ortamda hayatta kalma mücadelesi veren, her gün arkadaşlarının parçalanarak can vermesini izleyen, geri döndüğündeyse “bebek katili” olarak karşılanan birinin çıldırmasından daha doğal ne olabilir? Filmin sonunda Rambo’nun şu cümlesi özellikle vurucu: “Vietnam’da taarruz helikopteri kullandım, tank kullandım, buradaysa insanlar bana arabalarını bile park etme işini bile çok görüyorlar.”
Filmdeki güvenlik güçlerinin büyük çoğunluğu askercilik oynuyorlar. Eh, yeşil bereli bir Vietnam gazisine sökmüyor haliyle.
Filmin üç karakter etrafında döndüğünü söylemek mümkün. Esas oğlan Rambo’yu canlandıran Stallone, görevini yapıyor. Sonlardaki dramatik sahnelerde mükemmel olduğunu söylemek zor ama kötü olduğunu söylemek imkânsız. Hâlâ en iyi oyunculuk performansının “Oscar: Kızıma Dokunma” filmindeki olduğunu düşünsem de, dramatik sahnelerde de görevini başarıyla yapıyor. Aksiyon sahnelerindeyse “bu adam bu işi biliyor” dedirtiyor. Gıcık şerif Teasle’ı oynayan Brian Dennehy, karakterinin psikolojik durumunun Rambo’dan aşağı kalır yanı olmadığını yansıtmayı başarıyor. Korkusuz ama takıntılı Teasle rolü, Dennehy’ye gitmiş. Üçüncü karakterimiz Sam Trautman, zaten aktör Richard Crenna’yla özdeşleşmiş bir karakter. 2003′te aramızdan ayrılan aktör, bugüne dek pek çok film ve dizide rol alsa da en çok Samuel Trautman karakteriyle hatırlanacak galiba. Stallone’nin senaryosunun genel itibariyle elinin yüzünün düzgün olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi Teasle’ın da savaş gazisi olduğundan bahsetmeyerek romanın savaş karşıtı söylemini budayıp biraz “her şey vatan için” tarzı muhafazakâr bir çizgiye yaklaştırıyor ama biz de Stallone’yi siyasî görüşleriyle değil, anlattığı hikâyelerle seviyoruz zaten. Yönetmen Ted Kotcheff’se hem aksiyon, hem de dram sahnelerinde reji disiplininden bir an bile ödün vermiyor.
Teasle, Trautman'a "Onu gördüğünde kafasına mı sıkarsın, yoksa sarılıp ağlar mısın?" diye soruyor. Filmin bu soruya verdiği cevap kitaptakinden farklı.
İlk Kan, beyaz perdeye uyarladığı romanı biraz budamış olmasına rağmen bir aksiyon filmi olarak sunduğu derinlik açısından nadir bulunan filmlerden. Kitaptaki gerçekçi (ve şiddetle tartışılır ama daha merhametli) sonu değiştirmesi, devam filmlerine olanak tanımış ama filmin ticarî yönü izleyeni rahatsız edecek seviyede değil. Aksiyon seviyesi, 93 dakika boyunca ilginizi canlı tutmaya yetiyor. Bana “vatanlarını savunan Vietnamlılar’ın günahı yok, milliyetçilik gazıyla oraya giden ve imkânsız koşullarda hayatta kalıp gelen Amerikan askerlerinin de günahı yok, pek o zaman bolca insanlık suçunun işlendiği bu kanlı savaş kimin günahı” sorusunu (cevabını bilmeme rağmen) sordurması, filmin hikâyesinin de amacına ulaştığını gösteriyor. 1982 tarihli bu aksiyon filmini kült seviyesine yükselten şey de bu zaten.
Künye:
Yönetmen:
Ted Kotcheff
Senarist:
Sylvester Stallone
Yapımcı:
Buzz Feitschans
Yapım yılı:
1982
Oyuncular:
Sylvester Stallone
Brian Dennehy
Richard Crenna
Jack Starret












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)


