X-Men Origins: Wolverine
29 Eylül 2009 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema

Marvel ve DC. Bazı yönlerden birbirlerine çok benzeyen, bazı yönlerden çok farklı olan iki çizgi roman yayıncısı. DC’nin çizgi roman kahramanlarını daha hayata yakın, Marvel’in tarzınıysa daha fantastik ve popülist bulmuşumdur her zaman. Bu sebeple de DC’yi daha çok severim. Hatta Marvel’in Barbar Conan serisi dışında tuttuğum pek fazla çizgi romanı da yoktur. Ama filmlere geldiğinde işler biraz değişiyor. Rekabette yeni bir cephe açan sinema sanatını her iki şirket de etkin bir biçimde kullanıyor. DC’nin ayakları en çok yere basan film seriali Batman iken, Marvel’in bu boşluğunu en çok dolduranlar Bryan Singer’ın maharetleriyle yücelen X-Men serisiydi. Kalabalık filmlerin altından kalkmayı çok iyi bilen Singer, ilk iki X-Men filmini yönetti. Daha sonra Süpermen Dönüyor (Superman Returns) filmini çekmek için DC uyarlamalarına transfer oldu. X-Men’in 3. filmiyse Brett Ratner’a teslim edildi. Sonuçta her iki film de çizgi roman hayranlarını pek tatmin etmedi. Süpermen serisinden hâlâ ses seda yok ama X-Men serisi, kahramanların kökenlerine inen yeni bir serialle devam ediyor. Bu konuda seçilen ilk kahramanın Wolverine olması, Marvel’in işi garantiye almak istediğini gösteriyor. Peki hem önceki filmlerde başarıyla canlandırılmış, hem de karizmatik bir kahramanın seçilmesi, X-Men Origins: Wolverine’in iyi bir film olması için yeterli mi?
Watchmen'den sonra "fotoğraf tipi jenerik" modası başladı. Hadi bakalım hayırlısı.
Film, Wolverine’in çocukluğuyla başlıyor. Evine giren birinin babasını öldürmesi üzerine James Howlett’in mutasyonu tetikleniyor ve parmaklarının arasından çıkan kemiksi bıçaklarla adamı öldürüyor. Ancak öldürdüğü kişinin gerçek babası olduğu ortaya çıkıyor. Bunun üzerine yine bir mutant olan ağabeyi Victor Creed’le birlikte evden kaçıyor. Aradan yıllar, hatta yüzyıllar geçiyor. Bu esnada Dünya’yı etkileyen önemli savaşların hepsine katılıyor ikili. Yenilenme yetenekleri olduğundan yaşlanmıyorlar. En son Binbaşı William Stryker’ın sadece mutantlardan oluşan X-Timi’ne (Team-X) katılıyor ve bir taşı ele geçirmek üzere Afrika’ya gidiyorlar. Burada artık vahşet eğilimi iyice kontrolden çıkmaya başlayan Victor Creed’le aralarındaki farklılık, ayrılığa dönüşüyor. James Howlett, bu hayatı geride bırakarak inzivaya çekiliyor. Adını Logan olarak değiştiriyor. Kanada’da oduncu olarak çalışarak öğretmen sevgilisi Kayla Silverfox’la birlikte yaşıyor.
Wolverine, aradığı huzur ve güven ortamını Silverfox'un yanında buluyor.
Ancak bu mutlu günleri uzun sürmüyor. Stryker yeniden ortaya çıkarak ağabeyi Victor Creed’in X-Timi üyelerini öldürmeye başladığı konusunda uyarıyor. Kısa bir süre sonra sevgilisi Kayla, Creed tarafından öldürülüyor. Küplere binen Logan, Creed’le yaptığı dövüşü kaybedince kendisine bir teklifle gelen Stryker’a “evet” diyor. Bu teklif uyarınca Logan’ın bütün kemiklerinin üzeri, X-Timi’nin topladığı göktaşlarından elde edilen adamantiyum madeniyle kaplanacaktır. Yenilenme yeteneği olduğu için bu tür bir ameliyattan sağ kurtulma ihtimali olan tek kişi Logan’dır. Ameliyat yapılır ancak Stryker, Logan’ın hafızasının silinmesini ister. Bunu duyan Logan, gizli üsten kaçar. Artık aklında tek bir şey vardır: İntikam. Kendi kardeşini avlayacaktır. Bunun için X-Timi’nin eski üyelerinden destek alacaktır. Karşısına çıkacak olan gerçekleri öğrendiğine pişman olacaktır.
Resimden pek belli olmayabilir ama ekrandaki her unsur (arka plan, helikopter, duman, motosikletli wolverine) üst üste yapıştırılmış gibi duruyor. Bu yapaylık, görüntü efektlerinin inandırıcılığını olumsuz etkiliyor.
Filmi izlerken kafamdaki ilk soru, filmin ne kadar uyumlu olacağıydı. Çizgi romanını çok iyi bilmediğimden bu konudaki uyum hakkında yorumda bulunamayacağım ama yaptığım araştırmalarda senaryonun birkaç hikâyenin harmanlanmasıyla oluşturulduğunu öğrendim. İlk filmlere uygunluk açısından baktığımızdaysa, X-Men I’de Wolverine’in geçmişinin bilinmezliğine yapılan vurgunun yazarlara geniş bir hareket alanı sağladığını görüyoruz. Cyclops, Emma Frost gibi önemli karakterlerin X-Men’e katılmasını işlemesi, Origins’in ilk filmlerle arasındaki bağı sağlamlaştıran etkenlerden. X2’de karşımıza çıkan Stryker’la Wolverine arasındaki husumetin kökenlerine inmesi de güzel olan bir başka özellik. Wolverine’in hiçbir şey hatırlamaması, filmi boşuna izlediğiniz duygusunu uyandırsa da, hikâye tutarlılığı açısından önemli. Marvel, son dönemde uyarladığı filmlere çizgi romanlarında kullandığı bir taktiği taktiği uygulamaya başladı. O da diğer kahramanları filmin sonunda kısa da olsa dâhil etmek. Yakın bir zamanda bir kahramanın filminde başlayıp bir başka kahramanın filminde devam eden Marvel hikâyeleri çekilmeye başlanırsa şaşırmayın. Hulk’un sonunda Tony “Demir Adam” Stark’ı, Demir Adam’ın sonunda Nick Fury’yi görmüş, Marvel’in çizgi romanlarında başarıyla oluşturduğu “Marvel evreni” hissini sinemaya taşımaya hazırlandığını düşünmüştük. Ancak Wolverine, bu konuda o kadar cesur davranmıyor. Sadece Charles Xavier gibi filmi ilk X-Men üçlemesine bağlayacak kişileri kullanmakla yeteniyor.
Hugh Jackman da kimmiş? Filmin yıldızı Liev Schrieber.
Hugh Jackman ilk başlarda ısınamadığım, yakın zamanlarda takdir etmeye başladığım bir aktör. Bunda X-Men serisinin de katkısı var ama oyucunun en iyi performansını (hatta en iyi Wolverine performansını) bu filmde sergilediğini söylemek güç. Yine de olumsuz anlamda göze çarpan bir şey yok. Kayla Silverfox’u canlandıran Lynn Collins, John Wraith’i canlandıran Will.I.Am, Fred J. Dukes’u canlandıran Kevin Durand, Wade Williams’ı canlandıran Ryan Reynolds ortalama performanslar gösteriyorlar. Olumlu veya olumsuz anlamda göze batan bir yanları yok. Chris Bradley, nam-ı diğer Bolt’u canlandıran ve Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde Hobbit Merry olarak izlediğimiz Dominic Monaghan filmin ortalamasının üzerine çıkmayı başarıyor. Gambit’i canlandıran Taylor Kitsch de rolüne yakışmış ve filmdeki performansı olumsuz şeyler söylemek güç. William Stryker rolündeki Danny Houston, X2’de aynı karakteri oynayan usta oyuncu Brian Cox’un performansına erişemiyor ama arattığını söylemek de haksızlık olur. Oyunculuk açısından en çok parlayan isim, Logan’ın kardeşi ve Wolverine’in her anlamda aksi olan Sabretooth’u canlandıran Liev Schrieber. Bir karakter oyuncusu olan Schrieber, eski üçlemeye kıyasla üzerinde çok daha fazla durulan Sabretooth’a resmen can veriyor. Gösterdiği performans takdire şayan.
Gambit rolündeki Taylor Kitsch, filmin bir başka başarılı ismi.
Yönetmen Gavin Hood, Tsotsi’yle yabancı dilde en iyi film Oscar’ını almış, daha sonra Hollywood’a transfer olmuş bir isim. X-Men Origins: Wolverine, yönetmenin 2007 tarihli Yargısız İnfaz’dan (Rendition) sonra Hollywood kanatları altında çektiği ikinci film. Hood, Hollywood’a ısınmış gibi görünüyor. Senaryo anlamında baktığımızda, Skip Woods’la David Beniof’un ellerindeki fırsatı tam anlamıyla kullanamadığını görüyoruz. Ellerindeki serbestlikle çok daha güzel öyküler anlatılabilecekken standart bir “intikamımı aliciim” öyküsüne sıkıştırmışlar işi. Tema aynı kalsa bile, Kara Şovalye (The Dark Knight) örneğinde olduğu gibi senaryo çok daha keyifli bir hale getirilebilirdi. Bunun haricinde filmin belini büken iki önemli unsur var. Bunlardan biri görüntü efektlerinin inişli çıkışlı olması. Bazı sahnelerde çok iyiyken Wolverine’in şelaleden atlaması veya helikopterin düşüşü gibi sahnelerde bilgisayar efektleri bir hayli belli oluyor. Bu, Marvel uyarlamalarında görmeye alışmadığımız cinsten bir prodüksiyon hatası olarak göze çarpıyor. Bir diğer noktaysa filmdeki kan seviyesi. Wolverine’in, dövüştükten sonra muzaffer bir edayla ellerini havaya kaldırdığında parmak aralarından çıkan bıçakların üzerinde biçtiği adamın tek damla kanının olmaması moral bozucu. Daha düşük bir yaş sınırlaması getirilmesi ve filmin seyirci kitlesinin artması için alınmış olan bu karar, maalesef gerçekçiliği ve seyir zevkini bir hayli törpülüyor.
Felaket geliyorum demez. Deadpool da demiyor zati.
X-Men Origins: Wolverine, çizgi roman uyarlamaları içerisinde ortalama bir kaliteye sahip. X2: United’ın veya Kara Şovalye’nin kalitesinden bir hayli uzak. Spawn gibi türün kötü örneklerindense fersah fersah ötede. İlle bir sıralama yapmam gerekirse, Alfred Molina’nın karizması ve iyi tutturulmuş aksiyon – hikâye dengesiyle serinin en iyi filmi olan Spider-Man II’nin biraz gerisinde durduğunu söyleyebilirim. Keyifle izleniyor ama kesinlikle bir klasik değil. X-Men serisi için ileri yönde atılmış bir adım hiç değil.
Künye:
Yönetmen:
Gavin Hood
Senaryo:
David Benioff
Skip Woods
Yapımcı:
Hugh Jackman
Lauren Shuler Donner
Yapım yılı:
2009
Oyuncular:
Hugh Jackman
Liev Schrieber
Danny Huston
Will.I.Am
Lynn Collins
Taylor Kitsch












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)


