Fame: Şöhret başa bela!

20 Ocak 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Yani gel de şimdi seksenleri yâd etme. Evet, ucu bucağı o yıllara dayanan film ve dizide böyle bir nostalji havası estirmenin pek bir orijinalliği kalmadı (“Ne zaman oldu ki?”diye sorarlar adama) ama söz konusu olan film Fame olunca işler değişiyor. Filmi 1980’de çevrildi. Muhteşem dizisi 82-87 yılları arasında oynadı. Dansçı Leroy’uyla, besteci Bruno Martelli’siyle, acımasız dans öğretmeni Lydia Grant’i ve şeker gibi Shoronofki’siyle ölümsüzdü Şöhret. Yeniden çevrim konusunda işi iyice yüzsüzlüğe vurmuş olan Hollywood’un bu filmi atlamamış olması da hoş bir şey tabii. Gerçi filmi izledikten sonra keşke atlasaymış demedim değil.

Eski filmin ve dizinin unutulmaz Lydia Grant'i Debbie Allen, yeni filmde minik bir rolde.

1980’deki Şöhret, bir grup öğrencinin güzel sanatlar akademisine seçilmelerini ve hem bu acımasız okulda var olma, hem de çalışacakları acımasız piyasa için silahlanma mücadelelerini anlatıyordu. Bunların içinde başarılı olanlar, olamayanlar veya başarılı olması için zincirlerini kırması gerekenler vardı. Öğretmenler de bunu sağlamaya çalışıyorlardı ve yöntemleri farklıydı. Dans öğretmeni Lydia Grant disiplinle, müzik öğretmeni Benjamin Shoronofsky tatlı dille yapıyordu. Yöntem farklılıkları bazen öğretmenlerin birbirleriyle çatışmasına sebep oluyordu. Bazen de öğrencilerin başkaldırılarıyla uğraşıyorlardı. Öğrencilerse hem sanat eğitiminin, hem akademik eğitimin zorlukları, hem de geçlik sorunlarıyla boğuşuyorlardı. 2009 tarihli Şöhret’in iddiası da bunları anlatmaktı ama olmamış. Tek cümleyle özetlemek gerekirse hiçbir şey anlatmıyor film. Karakterlerle ilgili kısa bir skeç izliyorsunuz, sonra bir şarkı. Kısa bir skeç daha, arkasından bir dans gösterisi. Bir skeç daha, sonra bir şarkı daha. Film bu minvalde gidiyor. Eh, o kadar öğrenci, öğretmen, olay, şarkı ve dans, 2 saatin içine sığmıyor haliyle. Bu yüzden ne karakterler tam, ne olaylar.

Frasier'dan tanıdığımız Kelsey Grammer'in canlandırdığı Martin Cranston tiplemesi, eski filmde Albert Hague'in canlandırdığı tonton Shornofsky'nin kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemiyor.

“Büyük hayalleriniz var.
Şöhret istiyorsunuz.
Şöhret bedava değildir.
Bedelini şimdiden ödemeye başlıyorsunuz.
Terinizle.”

Dizinin her bölümünün başında söylenen bu pasaj, Şöhret’in felsefesini özetlerdi. 2009 tarihli yeniden çevrimdeyse böyle bir içerik yok. Böyle bir derinlik de yok. Bu yüzden pasajı yeniden çevrimin de ilk cümlesi yapan senarist, bir anlamda filmini sabote ediyor. Filmin büyük bölümü bir sonuca ulaşmayan, başı sonu belli olmayan olay ve karakterlerle dolu. Hiçbiriyle bağ kuramıyorsunuz. Göründükleri kısacık süre içerisinde ne öğretmenler öğretmenliklerini, ne de öğrenciler öğrenciliklerini yapabiliyorlar. Konuyu bir örnekle açıklayalım: Malik’in üç işte çalışan annesi, oğlunun normal lisede okumasını istiyor. Malik’se gizlice yetenek sınavına girip kazanıyor. İlk karne eve gelene kadar anne bunu öğrenmiyor ama tahmin edeceğiniz üzere, olaylar patlak verdiği zaman tartışma çıkıyor. Malik’in okuldan ayrılıp düz liseye gitmesi gündeme geliyor fakat annenin işe gitmesi gerektiği için konu yarım kalıyor. Sonra ne mi oluyor? Hiçbir şey. Tamam, eşek değiliz. Bir sonraki yıl Malik’in okula devam ettiğini görünce anlıyoruz düz liseye gittiğini ama sormak istiyorum, sayın senarist: Bu mudur anlatım?

Kay Panabaker, çekingen aktris Jenny Garrison'u canladırmakta başarılı ama senaryo, karakteri geliştirmek konusunda alabildiğine başarısız.

2009 tarihli film, selefinin bazı karakterlerini ve sahnelerini yeniden canlandırmaya çalışıyor ama bu konuda da çuvallıyor. Leroy’un yaşadığı muhitten ve geçim sıkıntılarından kaynaklanan isyankârlığı Malik’e aktarılmış. Malik aktör giriyor, şarkıcı çıkıyor. Çekingen aktrisimiz yerinde duruyor ama çekingenliğini üzerinden nasıl attığını, şarkı söyleme sıkıntısını nasıl aştığını öğrenemiyoruz. Kelsey Grammer’ın canlandırdığı müzik öğretmeni Martin Cranston, Shoronofsky’nin yerini doldurmaya çalışıyor olmuyor. Dans öğretmeni Bayan Craft’ın öğrencisine “bu iş sana göre değil” demesininse Lydia Grant tadı almamız için yeterli olduğu varsayılıyor. Karakter o havada yaratılmış ama disiplininin acımasızlığını göremiyoruz. Bu yaptığı zaten acımasızlık değil, büyük bir iyilik. İnsanlar bir araya geliyorlar, ayrılıyorlar, arkadaş oluyorlar. Bunların hemen hiçbirini göremiyoruz filmde. Bir bakıyoruz Joy, eşcinsel balet Kevin’e “en yakın arkadaşımsın” diyor. Ne ara samimi oldunuz? Annesi, üç yıl önce babası Denise Dupree’nin Chicago müzikalinde çalmasına izin vermediğinde ağzını açmamış, sonra da “hiç bana bakma” deyip arkasını dönüp gitmişken şimdi hem hiphop söylemesine destek çıkıp hem de kocasını konuşturmayacak cesareti nereden buluyor?

Ergenlik problemleri, filmin "skeç" (öykü demedim bakın) bölümünün önemli bir bölümünü kaplıyor.

1980 tarihli ilk çevrimin unutulmaz sahneleri vardır.Bunlardan biri, Bruno Martelli’nin babasının okulun önüne gelip taksisinin hoparlörlerinden hesapta Bruno’nun bestesi olan Fame’i çalması, tüm öğrencilerin müziğin coşkusuyla okuldan fırlamaları ve trafiği kesip önce yolda, sonra arabaların üzerinde kendi meşreplerince dans etmeleri. Bir koreografi yok. Herkes kurtlarını döküyor.

Yeni filmin kantin sahnesi boş ve yapay. Eski filmdeyse anlatıma büyük katkısı olan bir spontane havası var.

Benzeri bir sahne de kantin sahnesi. Kantinde tam anlamıyla bir kakafoni vardır. Konuşmalar, enstrüman provaları, dans provaları. Oldukça gürültülü bir yerdir. Derken biri bagetlerle masanın üzerinde bir ritim çalmaya başlar. Bruno Martelli piyanoda ona uygun bir başka ritim girer. İkinci piyanonun örtüsü açılır. Biri başına geçip solo atmaya başlar. Prova yapan nefesliler, yaylılar da ritme uydururlar kendilerini. Üzerine perküsyon da girince melodi altyapısı tamamdır. Vokalist kızımız piyanistlerden birinin yanına oturur ve başlar söylemeye. Dansçılar da provayı bırakıp yine içlerinden geldiği gibi dans etmeye başlarlar. Çok bilinen figürler veya provası derste yapılmış birkaç hareket dışında doğaçlama hareketlerdir bunlar. Tıka basa dolu olan kantin bir anda coşar. O küçücük yerde kalabalık bir amatör orkestra ve dans grubu kurulur. Bir ayırım da yoktur. Klasikçiler, modernciler hepsi bir aradadır. Bu iki sahnenin tek amacı müzik dinletmek değil. Karakterler konusunda vurgulanan çok önemli şeyler var.

Mezuniyet sahneleri de çok farklı. Boş seyirci koltukları, sanatçı azlığı ve video-klip estetiği filmin belini büküyor. Eski filmin görkemiyse tek kareye sığmayacak kadar büyük.

Örneğin caddedeki sahnede Bruno Martinelli’nin çekingenliğiyle babasının gururunun çatışmasına, şarkıyı söyleyen vokalist Coco’nunsa hoparlörlerden sesini duyduğunda yaşadığı şaşkınlığa (yeteneğini kendi nazarında ilk kez onaylıyor gibidir) şahit oluruz. Bunun yanı sıra, her iki sahnenin de ortak noktası spontane havası taşımaları. Sanki o müzik ve dans, doğal bir şey olarak ortaya çıkıyormuş gibi. Böylece öğrenim gören gençlerin içindeki coşkuyu ve daha da önemlisi, nelerine güvenerek bir sanat okulunda eğitim görmeye geldiklerini görüyoruz. Yeniden çevrimde yol kesip dans etme sahnesi es geçilmiş. Elbette ki her sahne yeniden yaratılmak zorunda değil, ancak kantin sahnesinde de spontane havası yok. Daha ziyade “biri bir kuyuya taş atmış” havası var. Bir amfi kasıtlı olarak getirilip fişe takılıyor ve müzik ondan sonra başlıyor. Dansçıların hareketleri, doğaçlama olamayacak kadar düzgün ve beraberlik içeriyor. Bu da filme yapaylık katıyor. Şarkı ve müzik sahnelerinin hikâyeye hiçbir katkı sağlamaması da filmin hanesine büyük bir eksi puan kazandırıyor. Bunların gösteriden ziyade video-klip havasında olmaları da filmi sabote eden bir diğer unsur. Görselliği kısıtlaması bir yana, sahne sanatlarıyla ilgili bir filmde kullanılan bu estetik bir uyumsuzluk ve yapaylık hissi yaratıyor. İnsan orijinalini izleyip kurgu konusunda biraz feyiz alır.

Charles Dutton'un canlandırdığı James Dowd, Malik'e not defteri uzatıyor. İkilinin girdiği tartışmalar hem Dowd'u karakter olarak öne çıkarıyor, hem de kısa sürede sönse de film için umut kıvılcımları beslemenize yol açıyor.

Tüm bunların yanında filmin insanı ümitlendiren sahneleri de mevcut. Bu sahneler genellikle Charles S. Dutton’un canlandırdığı James Dowd’a ayrılmış. Oyunclukla ilgili çalışma sahneleri ve teknikleri nispeten ilginç. Malik’le Dowd arasında geçen bazı diyaloglar, sanatın kurtarıcılık rolüne biraz vurgu yapıyor, hatta bir yere kadar bunun altını doldurmayı başarıyor ama bu kıvılcımlar kısa sürede sönüyor maalesef. Biraz torpil geçilmiş ve “daha tamam” olan hikâyeler de klişe olmakla birlikte, filmin hikâye kıtlığında olduklarından iyi görünüyorlar. Finaldeki mezuniyet sahnesinde de ümitlendim ama ümitlerim yine boşa çıktı. Eski Şöhret’te sahnede aynı anda klasik müzik orkestrası, rock grubu, dansçılar, şancılar vardı. Bu da yetmiyor, seyircilerin arasından ayağa kalkan şan eğitimli tiyatrocular bir yerden sonra şarkıya koro halinde eşlik ediyordu. Tiyatrocuların yarattığı sürpriz etkisi, kocaman orkestranın çaldığı şarkının görkemiyle ve hem klasik, hem modern sanatların potpurisinin getirdiği çeşitlilikle birleşip sizi mest ediyordu. Yenisi mi? Zannedersiniz koskoca okuldan 20 kişi mezun olmuş. Bu kişiler de bir an sahnedeyken, bir an sonra cüppe giymiş salonun balkonunda şarkı söylüyorlar ve yavaş yavaş seyircilerin arasına doğru iniyorlar. Dans sahnelerinde birkaç güzel plan var ama onlar da yönetmenin video-klip estetiği konusundaki anlamsız ısrarı yüzünden heba oluyor. Gereksiz ağır çekimler, hiç olmaması gereken yakın planlar derken sanki Şöhret’in final sahnesini değil de onca yıldır 23 Nisan Şenliği düzenlemesine rağmen hâlâ sahne kurgusunu beceremeyen TRT’yi izliyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Megan Mullally'nin bu role seçilmesi tam bir kasting faciası. Paul Iacono'ysa filmin en iyi ismi.

Oyunculuk alanına gelince. Will & Grace dizisinin tiz sesli oyuncusu Megan Mullally’yi şan hocası olarak seçmek kimin fikriydi bilmiyorum ama son zamanların en büyük kasting faciasına imza atmış. İyi oynamasına rağmen sesi ve rolü arasında büyük bir uyumsuzluk var. Bu durum, karaoke sahnesinde daha da belirgin hale geliyor. Bir de “tekniğim kötü olduğu için değil popom ve memelerim büyük olduğu için atıyorsun beni” diye dans öğretmenine kafa tutan zenci kız var ki, yapımcının akrabası olduğu için kapmış rolü herhalde. Onun dışında, öğretmen cephesine baktığımızda Frasier’ın yıldızlarından Kelsey Grammer’la dans öğretmeni Bebe Neuwirth’ün büyük ölçüde karton karakterlerinin kurbanı olduğunu görüyoruz. Hele sanatla ilgili bir filmde bir dans öğretmenine topuklu ayakkabı giydirmek ve dans ettiği tek sahne bile yazmamak nasıl bir şeydir, anlamak mümkün değil. Akılda kalan isimse Charles Dutton. Hem karakterine daha çok özen gösterilmiş olması, hem de Dutton’un performansı onu diğer öğretmenlerin önüne çıkarıyor. Eski Şöhret’in unutulmaz dans öğretmeni Lydia Grant’i canlandıran Debbie Allen’ın da filmde ufak bir rolü var. Öğrenciler konusunda biraz daha şanslıyız. Malik’i canlandıran Collins Pennie donuk ama rolüne oturmuş. Walter Perez’le Kherington Payne, yine rollerinden dolayı konu mankeni gibi duruyorlar. Naturi Naughton’un da şarkıcılığı, oyunculuğundan çok daha iyi. Jenny’yi canlandıran Kay Panabaker, Marco’yu canlandıran Asher Brook, Kevin’i canlandıran Paul McGill ve ve Joy’u canlandıran Anna Maria Perez de Tagle için kötü şeyler söylemek zor. Neil Baczynsky’yi canlandıran Paul Iocano ise öne çıktığını düşündüğüm isim.

Dans olsun, torba dolsun diye çekilmiş sahnelerden biri.

Michael Jackson Thriller, Bad gibi şarkılarına 15-20 dakikalık klipler çekerdi. Yönetmenliğini Martin Scorsese, John Landis gibi önemli isimlerin üstlendiği bu yapımlar anlattığı hikâyelerle video-klipten ziyade müzikal kısa filmleri andırırlardı. Şöhret’in 29 yıl sonra gelen yeniden çevrimiyse iki saatlik upuzun bir video-klip haline bürünmüş ve hiç çekilmiyor. Ya karakterlerin yarı yarıya azaltılması lazımdı, ya şarkı ve dans sahnelerinin, ya da filmin süresi 4 saat olmalıydı çünkü sığdırmaya çalışılan şeyler filme bir hayli büyük gelmiş. Bu yüzden de Şöhret, pek çok şeye el atıp hiçbirini başaramıyor. Filmin görsel estetiğinin de video-kliplere yakın olması, filmin yapım amacının zaten hikâye anlatmak olmadığı yönünde şüpheler doğuruyor. Bu estetik tercihin konsepte ihanet etmesi haricinde, filmin yazınsal anlamada da çok önemli sorunları var. Bitirici darbeyiyse kötü yönetmenlik işçiliğiyle yanlış kast seçimi vuruyor. Bu filmi izleyeceğinize Michael Jackson’un kliplerini izleyin. Ya da daha güzeli, 1980 tarihli unutulmaz filmi ve bulabilirseniz arkasından gelen diziyi izleyin. Vaktinizi çok daha iyi değerlendirmiş olursunuz.

Not: Irene Cara’nın unutulmaz şarkısı Fame, filmin sadece son jeneriğinde çalıyor. Yeni hali bildiğimiz hiphop tarzında. Eser muhteşem olduğundan bu hali de dinletiyor kendini ama orijinal haline hayatta değişmem. Yaşlanıyorum galiba.

Künye:

Yönetmen:
Kevin Tancharoen

Senaryo:
Allison Burnett
Yapımcı:
Mark Canton
Gary Lucchesi
Yapım yılı:
2009
Oyuncular:

Kay Panabaker
Asher Book
Paul Iocano
Kelsey Grammer
Charles S. Dutton
Megan Mullally

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Chris Pine'dan Robocop olur mu?
Evil Dead haberleri...
Temcit Pilavı Dosyası II
Yeni Carrie hakkında...
Rise of the Planet of the Apes 2 geliyor!

Yorumlar

“Fame: Şöhret başa bela!” yazısı için 1 yorum gönderilmiş.
  1. tyler78 diyor ki:

    Geçen hafta ilk cd’sini izlediğim, bu hafta ikinci cd’sinin ortalarına kadar izleyip bitiremediğim, gerçekten çok kötü bir film. Çok güzel yazıya dökmüşsün kötü taraflarını. Eline sağlık.

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!