Avatar: Yuvan, kendini ait hissettiğin yerdir

2 Şubat 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Sinemadan çıktığımdan beri düşünüyorum. Avatar’ın bende yarattığı bu etkinin sebebi nedir? James Cameron’ın hayal gücünün derinliği mi? Yaprakların, tozun toprağın, karakterlerinin uzattığı kollarının, küllerin kıvılcımların perdeden üzerinize doğru gelmesi mi? Filmin Bush yönetimini tek cümlelik bir replikle harcaması mı? Pandora’nın tutarlı bir şekilde yaratılmış olmasında mı? Yoksa filmin muhteşem görselliği mi? Belki de hepsinden biraz.

Jack Sully, Avatar'ı sayesinde bacaklarını yeniden hissedince çok mutlu oluyor.

Avatar, Jack Sully’nin hikâyesini anlatıyor. Bilim adamı olan ikiz kardeşi öldürünce, Pandora gezegenindeki araştırma görevi Jack Sully’ye düşer. Sully, bacaklarını kaybetmiş eski bir savaş gazisidir. Asker kökenli olması ilk başta bilim adamlarının, özellikle de en kıdemli isim Dr. Grace Austin’in tepkisine sebep olur. Belki de bu yüzden Albay Miles Quatrich’in verdiği istihbarat toplama görevini kabul eder. Pandora, her şeyiyle insanlar için ölümcül bir gezegendir. Buradaki bilim adamları, Avatar adı verilen ve insanla yerel Na’vi halkının DNA’larının harmanlanmasından oluşan suretler halinde dolaşabilmektedirler. Avatar’ın Jack için çok büyük bir anlamı daha vardır: Bacaklarını yeniden kullanabilecektir. Jack Sully, daha ilk görevinde Pandora’nın vahşi doğasının gazabına uğrar ve gruptan ayrı düşer. Geceleyin, Pandora’nın ormanında tek başınayken Na’vi prensesi Neytiri’nin okuna hedef olmak üzeredir. Tam o esnada kutsal Eywa ağacının tohumlarından biri okun üzerine konar ve Sully’nin avatarını öldürmekten vazgeçer. Ancak tehlike henüz geçmemiştir. Vahşi yaratıklar, Sully’ye saldırır. Köşeye sıkışan Sully’yi Neytiri kurtarır. İlk başta iğrendiği avatarı başından savmaya kalkar Neytiri. Ancak Eywa mucizesinin tekrarlanması üzerine Sully’yi köyüne götürmeye karar verir. Tartışmalardan sonra Sully’nin Na’vi usullerince eğitilmesine izin verilir. Bu, aslında tam da “şirket”in istediği şeydir. Na’vilerin tüm zayıf yönlerini bu sayede öğrenen şirket, tam da en zengin maden yataklarının üzerinde bulunan köyün taşınmasını daha fazla beklemek istememektedir. Şirketin en yetkili ismi Parker’ın emriyle, Sully’nin verdiği bilgilere dayanarak saldırıya geçerler. Kendi bedeninde ve dünyasında bulamadığı maddî ve manevî her şeyi Na’vilerin arasında bulan Jack Sully’yse, bu savaşta hangi tarafta olacağını çoktan seçmiştir.

Filmin iyi adamları iş başında...

Sinema bir hikâye anlatma sanatıdır. Bu sanatın önemli enstrümanlarından biri de karakterlerdir. James Cameron’un Avatar için yarattığı karakterler çok orijinal veya sıra dışı şeyler değil. Hatta bazıları yönetmenin önceki filmlerinden tanıdık bile gelebilir. Ancak bunlar kendi içlerinde son derece tutarlı inandırıcı karakterler. İşe kahramanla başlayalım. Jack Sully’nin film boyunca geçirdiği yolculuk, taraf değiştirmesi son derece inandırıcı. Pandora’da kendine hitap eden, iki kardeşini öldüren Dünya’da bulamadığı her şeyi buluyor. Bu sadece Pandora’nın güzelliğiyle veya bacaklarını kullanabilmesiyle alakalı değil. Filmde çok güçlü bir “kabul” arayışı duygusu var. Jack Sully’nin bir yabancı olarak geldiği Pandora’da bulduğu şey de bu. Hani “doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?” derler ya, Pandora da Jack Sully’nin ruhunun doyduğu yer. Dr. Grace Augustine karakteri ise James Cameron’un Aliens’taki Ripley yorumuna biraz fazla benziyor. Aynı onun gibi iradesi güçlü ve anaç bir kadın karakter. Bu benzerliğin sebeplerinden biri ikisinin de Sigourney Weaver tarafından canlandırılması olabilir tabii. Filmin kötü adamı Albay Miles Quaratrich’in üzerinde çok uğraşıldığı belli oluyor. Henüz filmin başında “Venezüela gibi bir cehennemden çizik almadan kurtuldum, buraya geldiğim ilk gün bu yara izleri oldu, canımı zor kurtardım” demesinden, Pandora gezegenine karşı şahsi bir hıncı olduğunu anlıyoruz. Elindeki yetki ve can alma gücü yüzünden egosu büyümüş. Kendisini hep haklı görüyor. Vatanını savunan Na’vi’leri terörist ilan edecek kadar hem de. Şirket yetkilisi Parker Selfridge ise bu karakterlerin yanında karikatürize bir tipleme gibi duruyor. Karakterin herhangi bir derinliği yok ve film içerisinde görevini yerine getirmekten başka bir şey yapmıyor. Bahsetmeye değer diğer yan karakterler Pilot Trudy Chacon ve Dr. Norm Spellman için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Daha fazla karakter derinlikleri olsa da, Na’vi’ler zaten tarihten alınmış kişiler. Ancak James Cameron’ın bu karakterlerin etkileşimini inandırıcı bir biçimde kurduğunu söylemek mümkün.

Gece-gündüz, uzak-yakın fark etmiyor. Pandora gezegeni, her açıdan cennet gibi görünüyor.

Filmin karakterler kadar önemli bir diğer unsuruysa Pandora gezegeni. James Cameron’un bu dünya üzerinden yaptığı teşbih biraz fazla göz önünde olsa da son derece akıllıca oluşturulmuş. Tüm ağaçların aslında bir sinir sisteminin parçası olması ve Na’vi’lerin bunu kutsal sayması, hepimizin içerisinde “Yaradan’ın zekâsı” şeklinde karşılığını bulan bir şey. Pandora yaratılırken mantık da es geçilmemiş. Böyle bir ortamda, evrim sürecinde sinir ağına bağlanmayı sağlayan bir organın gelişmiş olması son derece mantıklı. James Cameron’ın Pandora’sı, inanç ve Tanrı kavramlarını somutlaştırıyor. Filmin sonunda Eywa’nın Jack Sully’nin çağrısına yanıt veriş biçimiyse, doğanın yıkıcı gücünün karşısında insanların teknolojisinin duramamasının mecazı olarak görülebilir. İnsanların teknolojileriyle yarattığı kirlilik, felaketlerin boyutunu ve frekansını arttırıyor ve geliştirilen hiçbir teknoloji, buna karşı duramıyor. Dünya’da bunlar kasırgalar, sellerle vücut bulurken Pandora’da hayvanlar saldırıyor. Bütün bunlara görsel tasarımdaki tutarlılık da eklenince, Pandora son derece inandırıcı bir gezegen haline geliyor. Tüm yaratıklar altı ayaklı, burun delikleri göğüs bölgesinde ve ikisi küçük, ikisi büyük olmak üzere dört tane gözleri var. Dünya’da pek çok canlıda yüz yerleşimi değişmez. Aynı şey Pandora için de geçerli. Bu kuralı bozan tek şeyse, insana benzeyen yüz yapısıyla Na’vi’ler. Bunun da seyircilerin Na’vi’leri daha kolay kabullenmesi için verilmiş bilinçli bir karar olduğu aşikâr.

Filmin kötü adamı, faşizan Bush yönetimini simgeleyen Albay Miles Quaritch. Akıllı ve güçlü olmasının yanı sıra, ölmek bilmemesiyle de insanın sinirini bozuyor. Filmin en büyük başarısı, izleyicisini Na'vi'lerin insanlara karşı zaferini kutlayacak hale getirmesi.

Avatar, sinemada çığır açan bir film olarak lanse edilmeye çalışıldı. Bu kadar tepki almasının, bu kadar tartışma yaratmasının sebeplerinden biri de bu. Gişe açısından bakıldığında doğru olabilir ama sanatsal açıdan bakarsak filmin yanlış pazarlandığını söyleyebiliriz. Avatar’ın hiçbir orijinalliği yok. Sanatsal evrim açısından bir üst basamak niteliği taşımıyor. Ancak var olanı son derece doğru kullanıyor. Filmin, Na’vi’lerin Dünya tarihinden gelen kökenini saklamak için hiçbir şey yapmıyor. Neytiri, Pocahontas’ın 4 parmaklı, mavi derili haliyim diye bas bas bağırıyor. İnsanların şirket-asker ilişkileriyse açık bir şekilde Irak savaşı dönemiyle ilgili ortaya çıkarılan Bush yönetimi-şirket ilişkilerine göndermede bulunuyor. Kendi vatanlarını savunan, var oluş savaşı veren Na’vi’lere karşı albayın “Önce biz saldıracağız” lafı, (sonradan asılsız oldukları kanıtlanan) kitlesel imha silahları bahanesiyle Irak’a girilmesini andırıyor. Hemen arkasından gelen “teröre terörle karşılık vereceğiz” cümlesiyle, faşizan Bush yönetimini tek cümlede harcıyor Cameron. Filmde klişe gibi görünen bazı şeylerin de ne kadar klişe olduğunu sorgulamak lazım. Bunlardan biri, Jack Sully’nin bacaklarını kullanamaması. Savaştan dönen gaziler meselesi Amerika’da 1950’lerde 2. Dünya Savaşı yüzünden sorundu. 1970’lerde Vietnam savaşı yüzünden. Irak Savaşı, aynı konuyu önce 90’larda ama daha ciddi olarak 2000’lerde yeniden gündeme taşıdı. Sully’nin bu özrü, Amerikan toplumunun içinde bir karşılığı olduğu için filme eklenmiş ve Bush yönetimine getirilen eleştirel bakışın bir başka ayağını oluşturuyor. Bir de filmin finalindeki savaşın son ayağı var. Daha önce çok “makine organiğe karşı” sahnesi izledik. Bunların pek çoğunda anlatılmak istenen Avatar’la aynıydı. Hatta James Cameron da ilk iki Terminator filmiyle aynı şeyi yaptı. Ancak Avatar’daki sahnenin çok önemli bir farkı var: Makine ve makineleşme galip geliyor. Filmin sonunda makine değil, makineyi kullanan kişi öldürülerek zafer elde ediliyor. Yani bir başka kişi binse, o makine yeniden ayağa kalkabilecek. Makinenin yere düşmesinin sebebi, kullanıcısının ölümü. Bu durum insanların makinelere karşı zaferini değil, makineleri kötüye kullanan, insanları makineleştiren zihniyetin ölümünü simgelemesi açısından son derece önemli.

Avatarlarla Na'vi'ler arasındaki farklar: Avatarların kaşları var. Navi'lerin 4 parmağı var. Avatarlar daha enli. Bu samimi pozun altına yazacak o kadar şey varken bunu buldum, evet.

Gelelim filmin işçiliğine. Oyunculuk açısından herhangi bir sıkıntı bulunmuyor. Sam Worthington, Terminator Salvation’da sergilediği performansın kat be kat üzerinde. Stephen Lang, psikopat Albay rolünde filmin belki de en başarılı ismi. Bir diğer başarı ödülüyse dijital olarak da olsa Neytiri’yi canlandıran Zoe Saldana adındaki güzel insana gidiyor. İlk filmlerinde donuk olduğunu düşündüğüm ve sevmediğim Giovani Ribisi, Sky Captain’la üstesinden geldiği bu sorundan sonra başarılı çizgisini devam ettirmeye kararlı görünüyor. Sigourney Weaver, kendisi için marka haline gelmiş tarzda bir rol üstlendiği için hiç zorlanmıyor. Tecrübeli oyuncu Wes Studi, yan rollerde öne çıkan bir diğer isim ve Neytiri’nin babası Eytukan rolünde. Mo’at rolündeki CCH Pounder, Pilot Trudy rolündeki Michelle Rodriguez, Tsu’tey Laz Alonso ve Norm Spellman’ı canlandıran Joel Moore için de kötü şeyler diyemeyiz. Görevlerini iyi yapıyorlar. Yazar ve yönetmen James Cameron’un her iki konudaki işçiliğiyse riskten uzak, kendisinden beklediğimiz, bildiğimiz ve sevdiğimiz bir tarzda.

Resimde helikopterler, Na'vi'lerin köyünün bulunduğu büyük ağacı füze ateşiyle deviriyor. Makineler kullanırken makineleşen insan, doğayı yok ediyor.

Bir incelememizin daha sonuna geldik ve ben 3B meselesinden hiç bahsetmedim. Neden mi? Çünkü Avatar, üç boyutlu olmasa dahi, yukarıdaki sebeplerden dolayı iyi bir film. Bunun filmin görselliğine ve ihtişamına olan etkisini yadsımamakla birlikte, filmi olduğundan daha iyi veya kötü yaptığını düşünmüyorum. Bu konuda getireceğim tek eleştiri, filmin ilk yarısının yapılan teknolojiyi gösterecek sahneler yüzünden biraz ağır ilerlemesi olabilir. Ama ne bu sahnelerde sıkılıyorsunuz, ne de filmin ikinci yarısında konunun hareketlenmesiyle bunlar aklınıza geliyor. James Cameron, beni getirdiği eleştirilerdeki samimiyetine inandırmayı da başardı. Çok daha iyisi yapılabilirdi belki ama gişe filmlerinin günümüzde içlerinin ne kadar boşaltıldığını, teknoloji demosu ürünlerin film diye yutturulduğunu düşününce, James Cameron’a eğlence sinemasının ne olduğunu hatırlattığı için minnettar olmamız gerektiğini düşünüyorum ve sormadan edemiyorum: Ya bu filmi Roland Emmerich yazıp yönetseydi?

Künye:

Yönetmen & Senaryo:
James Cameron
Yapımcı:
Jeames Cameron
John Landau
Yapım yılı: 2009
Oyuncular:
Sam Worthington
Zoe Saldana
Sigourney Weaver
Stephen Lang
Giovani Ribisi
Laz Alonso

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Eski Dünya'nın Orduları yayında!
Gore Verbinski'nin Spaceless projesi
Independence Day 2-3 yetmez, 4-5-6 olsun!
Akira'nın prodüksiyonu bir kez daha durduruldu
Matrix Reloaded (2003)

Yorumlar

“Avatar: Yuvan, kendini ait hissettiğin yerdir” yazısı için 4 yorum gönderilmiş.
  1. tyler78 diyor ki:

    Çok güzel. Teşekkür ederim. Herkese okusun diye vereceğim bir yazı olmuş.

  2. doctor_jivago diyor ki:

    Bu filmi Roland Emmerich yazıp yönetseydi muhtemen filmin her yerinden Yahudi propagandası fışkırırdı. Ayrıca film “son anda”lardan geçilmezdi… :)

  3. lovend diyor ki:

    James Cameron’a eğlence sinemasının ne olduğunu hatırlattığı için minnettar olmamız gerektiğini düşünüyorum ve sormadan edemiyorum: Ya bu filmi Roland Emmerich yazıp yönetseydi?

    işte bu final lafı herşeyi özetliyor.L…

  4. goldilock diyor ki:

    tebrik ediyorum çok güzel bir irdeleme olmuş.film süperdi,james cameron’un hayal gücü daha da süperdi.ama en başta bu film bence hayal dünyasının artık sınırları olmadığını gösteriyor.sihirli perdede artık her şeyi görebiliriz.

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!