Babil MS: Aksiyon Şaban iş başında!

5 Şubat 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Vin Diesel, bana rahmetli Kemal Sunal’ı hatırlatmaya başladı. Sunal, 1970’lerde geçen Hababam Sınıfı’nda da Şaban’dı, 1870’lerde geçen Tosun Paşa’da da. Pek çok filminde, oynadığı karakterin adı farklı olsa bile Şaban’dı. Vin Diesel de öyle. Tamam, Kemal Sunal’ın milyonda biri kadar oyunculuk yeteneği yok belki ama o da her filmde Riddick. Eh, Riddick de tutmuş bir kahraman. Ancak Diesel için yazılan rollerde Riddick’in neden tuttuğu sorusunun cevabı atlanınca, ortaya Babil MS gibi filmler çıkıyor.

Gérard Depardieu'nun canlandırdığı Gorsky, Toorop'a reddedemeyeceği bir teklif yapıyor.

Babil MS, kıyamet sonrası bir gelecekte geçiyor. Vin Diesel’in canlandırdığı Riddick– Ay aman, Toorop’a (İngilizce’de asker anlamına gelen “troop” kelimesini çağrıştırması için biraz zorlanmış sanki) güçlü bir mafya patronu tarafından bir iş verilir. Rusya’dan bağımsızlığını ilan edip ayrılan Kazakistan’da yaşayan ve ABD’ye girmesi yasak olan Toorop bu sayede hem yüklü bir ücret alacak, hem de yepyeni bir kimlikle ABD’ye geri dönüp yeni bir hayata başlayabilecektir. Göreviyse Kazakistan’daki bir manastırdan bir kızı alıp Amerika’daki kiliseye götürmektir. Ancak işler daha başlangıçta beklediği gibi gitmez. Kızın yanında anaç olduğu kadar sert ve gıcık olan bir rahibe tiplemesi vardır. Adı Rahibe Rebeka olan (bu da Rahibe Teresa’yla uyumlu olsun diye kastırılmış ve evet, “k”yla yazılıyor) başlarda Riddick’i gıcık etse de kızı korumak için yaptıklarıyla Vin Diesel’in saygısını kazanır. Adı Aurora olan kızsa (bu bariz bir Meryem Ana göndermesi olduğu için ismini benzetmeye tenezzül etmemişler) bir gariptir. Tehlikeleri önceden sezmek, başkalarının zihnini ve duygularını okumak, dibinde meydana gelen füze patlamalarından sağ kurtulmak gibi ilginç meziyetleri vardır. Üçlü, Kazakistan’daki Manastır’dan Amerika’ya doğru yola çıkarlar. Olaylar gelişir.

Filmin kıyamet sonrası tasviri görsel açıdan inandırıcı. Resimde biraz zor görülen, günümüz standartlarında son model olan hız treninin üzerinde grafitiler var ve içinde keçiler, tavuklar taşınıyor. Patlamanın tren seferlerini aksatmayacak kadar kanıksanmış olması enteresan.

Üçlünün (Aaa bak, Hıristiyanlık’ta da üç sayısı önemlidir. Trinity denir hatta. Ne rastlantı, değil mi?) yolculuğu esnasında gözünüze çarpan ilk şey, kıyamet sonrasının görsel tasviri. Her yer yıkık dökük. Şehirlerin neredeyse tamamı varoşlardan oluşuyor. Günümüz için son model olan hız trenlerinin üzerine duvar yazıları yazılmış. İçinde tıklım tıkış tavuklar, keçiler ve insanlar taşınıyor. Şehirlerin ortalarında atom bombalarının açtığı kraterler göze çarpıyor. Film, dini kurumların ekonomik gücüne de dikkat çekmeye çalışıyor. Filmin kötücül unsuru olarak tasvir edilen tarikat, kendisini ekonomik terimlerle ifade ediyor. Yapılan toplantılarda dinden, inançtan değil de mali raporlardan, hisse fiyatlarından bahsediliyor. Aurora ise bu tarikat için bir “yatırım” ve sahte bir mucize. Teknolojinin ve iletişim kanallarının yanlış ellerde olduğunu da vurgulayan bir öykü bu. Merkezi Amerika’da bulunan tarikatın Dünya genelinde karıştırdığı haltlar, biraz Bush yönetiminin Orak’ta yaptıklarıyla benzerlikler taşıyor. Her yer yıkık dökükken Amerika’nın cıvıl cıvıl olması, herkes oraya kaçmak istediği için sınırlarının ileri teknoloji ürünü uçan robotlarla korunması ilk bakışta “yine mi Amerikan propagandası?” dedirtebilir ama bence burada daha ziyade bir eleştiri söz konusu. “Dünya’yı birbirine düşürürüm, aradan sıyrılırım” mantığı söz konusu.

Aurora, bu adı kutup yıldızlarının görüldüğü bir gecede manastıra getirildiği için almış.

Ancak öyküdeki bu unsurların pek iyi verildiğini de söyleyemeyeceğim. Görsel tasarımı istediği kadar iyi olsun, filmin senaryosu boşluklar ve açıklanmadan kapatılan olaylarla dolu. Bu boşlukları doldurmayı seyirci olarak size bırakıyor film ama içlerinde dolmayanlar da var. Örneğin filmin başında istasyondaki patlamanın sebebi hiçbir zaman açıklanmıyor. Siz bunun bağımsızlığını ilan eden Rusya’yla Kazakistan arasındaki suların durulmamış olmasından kaynaklandığına bağlıyorsunuz. Aynı şey sibernetik biliminin geldiği nokta için de geçerli. Ölüler diriltiliyor, hafızalar okunuyor, vücut parçalarının yerini alan sibernetik cihazlar takılıyor ama bu teknolojilerin ne altı dolduruluyor, ne de neden yaygın olarak kullanılmadıkları açıklanıyor. Tarikatın da finansal açıdan neden ve nasıl o kadar güçlü bir konuma geldiği bir muamma. Nükleer felaketten sonra halk dini kurumlara koşuşturmuş, onlar da bunu nakde çevirmiş diye düşünürsek, bundan tek bir tarikatın faydalanabilmiş olması kafa kurcalamaya başlıyor. Tüm dini kurumlar birleşip tek bir tarikat haline gelmişler diye fikir yürütmeye devam etsek, bu sefer de Amerika’da savaşın izlerinin neden görülmediği, dolayısıyla insanların neden kiliseleri doldurmak isteyeceği mevzusu kafa kurcalıyor. Toorop’un geçmişinin muğlâk bırakılması da filme bir esrarengizlikten ziyade boşluk katıyor. Senaryonun Toorop ve Rahibe Rebeka gibi birbirinden dünyalar kadar farklı olmasına rağmen birlikte seyahat eden iki karakterden ne bir çatışma çıkarabilmesi, ne de bu farklılığa tamamlayıcı, dolayısıyla ekibe fazladan dayanma gücü sağlayan bir görev yüklememesi, dolayısıyla hiçbir işe yaratmaması da gözlerden kaçmıyor. Buna dövüş sahneleri de dâhil. Bitirici darbeyiyse Aurora’nın olağan üstü güçlerini “sibernetik işte” deyip geçerek açıklama çabası vuruyor. Sibernetik beyninizin işlem kapasitesini arttırabilir, algılarınızı da güçlendirebilir. Ama başkalarının duygularını hissettiremez, gelecekte olacakları önceden bildirmez, patlamalara karşı efsunlu olmanızı sağlamaz. Senaristlerin bizden talep ettikleri ön kabullerinse akla biraz yatkın ve filmin çıkış noktalarından biraz daha uzakta olması gerekir.

Film ne iki aksiyon ustasının, ne de canlandırdıkları karakterlerin potansiyelinden faydalanabiliyor.

Filmdeki oyunculuklar mı? Güldürmeyin beni. Aslında son derece dengeli bir kast oluşturulmuş. Meryem Ana taklidi yapmaktan başka görevi olmayan Aurora rolündeki Méleanie Thierry filmin güzellik unsuru. Kötü oynamasa da, yaptığı en önemli şey “güzel olmak”. Usta Gérard Depardieu ve Matrix’teki Merovingian rolüyle bizi kendisine hayran bırakan Lambert Wilson filmin oyuncu gücü ihtiyacını karşılamak üzere dâhil edilirken aksiyon sahnelerinin yükü için konunun uzmanı iki büyük isim, Vin Diesel ve Michelle Yeoh’la anlaşılmış ama formül yürümüyor. Oyunculuğuyla önplanda olması gereken karakterlerden hiçbiri maharetlerini gösterme fırsatı yakalayamıyor. Rollerinin kısalığı kadar karakterlerinin iki boyutlu olması ellerini kollarını bağlıyor. Vin Diesel zaten hep aynı rolü oynuyor ama Riddick’in aksine hem yemekten önce dua edip hem de “Tanrı insanı kendi suretinde yarattıysa berbat biri olmalı” diyecek kadar ateist olan Toorop’un hiçbir karakter derinliği yok. Michelle Yeoh’un karakterinin Kaplan ve Ejderha filmindekinden en önemli farkıysa İngilizce konuşması. Maalesef bu iki ismin aksiyon sahnelerinde de harikalar yarattığını söylemek güç. Zaten kısır olan sahnelerde Vin Diesel’i yıldızlaştırmak için verilen kararlar sahnelerden aldığımız keyfi olumsuz etkiliyor. Michelle Yeoh’un eliniyse yavan dövüş koreografileri bağlıyor. Matthieu Kossovitz’in her tarafından isteksizlik fışkıran yönetmenlik işçiliği de ancak vasatı tutturabiliyor ama Kossovitz 20th Century Fox’u suçlayarak stüdyonun her şeye karıştığını, hiçbir sahneyi senaryodaki haliyle veya istediği gibi çekmesine izin vermediğini ifade ediyor.

Lambert Wilson filmde hiçbir varlık gösteremiyor, çünkü elinde malzeme yok. Karakteri gibi kullandığı teknolojinin de altı doldurulamamış.

Maurice Georges Dantec adlı bir yazarın “Babylon Babies” adlı romanından sinemaya uyarlanan Babil MS’nin derinlerinde bir yerlerde modern yaşam, liberal kapitalizm ve dini kurumlar üzerine güçlü, felsefî ve eleştirel alt metinler içeren bir hikâye su yüzüne çıkmak için çırpınıyor olabilir ama bunu hiçbir zaman başaramıyor. Yönetmenin filmin kusurlarının vebalini film şirketine yüklemesi de seyirciler olarak bizi ilgilendirmiyor. Babil MS şu haliyle boşluklarla dolu bir senaryoya,  ortalamanın altında oyunculuk kalitesine ve sıradan aksiyon sahnelerine sahip, pek de eğlendirici olmayan bir izle-unut filmi.

Künye:

Yönetmen & Senaryo:
Matthieu Kossovitz
Yapımcı:
Ilan Goldman
Yapım yılı: 2008
Oyuncular:
Vin Diesel
Michelle Yeoh
Mélanie Thierry
Gérard Depardieu
Lambert Wilson

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Wanted: Aksiyon Filmine Acele Kan Aranıyor
Solomon Kane: Hiç fena değil
Tron: Uprising umut vaat ediyor
Gattaca Yönetmeninden In Time
Damon Lindelof’la Prometheus muhabbeti

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!