Eagle Eye: Kaş yapayım derken kartal gözü çıkarmak

17 Şubat 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Kartal Göz (Eagle Eye) beni aldı, doksanlara götürdü. Bu tarz filmler çok modaydı o dönemde. Dağcı (Cliffhanger), Hız Tuzağı (Speed), Kırık Ok (Broken Arrow), Kırılma Noktası (Point Break), Kaya (The Rock) gibi filmler, aksiyon sinemasının formüllerini son derece başarılı bir şekilde uyguladılar. 2000’li yıllarda böyle filmler pek çekilmedi. Bu filmlerin farkı, salt aksiyonun yanında karakter gelişimine ve hikâye anlatımına verdikleri özenin günümüz aksiyonlarına nazaran daha fazla olmasıydı. O dönemde bu filmlere bakıp Michael Bay gibi isimleri adam zannetmiştik. O kadar iyiydiler yani. İşte Kartal Göz de bu tarzda bir film ve doksanların aksiyon filmlerinin, gösterişli sahneleri haricindeki iyi özelliklerini de bünyesinde topluyor.

Bu tür komplo teorilerinin ne kadar isabetli olduğu bilinmez. Bildiğim tek şey, George Orwell'in son derece ileri görüşlü, büyük bir yazar olduğu.

Film, kardeşi bir trafik kazasında ölen Jerry Shaw’un hikâyesini anlatıyor. Daha ilk göründüğü sahneden oldukça zeki ve uyanık biri olduğunu anladığımız Jerry, özellikleriyle tezat oluşturacak bir şekilde fotokopicide tezgâhtar olarak çalışıyor. Kirasını bile zor ödüyor. Yıllardır görmese bile kardeşinin ölüm haberi geldiğinde çok üzülen Shaw, ailesiyle de anlaşamıyor. Ancak Jerry’nin başına gelenler bu kadarla da kalmıyor. Banka hesabına baktığında yüklü miktarda para, eve geldiğindeyse içi silah ve kimyasal madde dolu kutular buluyor. Tam o esnada hemen kaçmasını söyleyen bir telefon geliyor ama yakalanıyor. FBI tarafından sorguya çekilen Shaw, mucizevî bazı olaylar sayesinde yeniden kaçmayı başarıyor. Shaw’a benzer bir şekilde, telefonda gelen oğlunu öldürme tehdidiyle işin içine girmiş olan Rachel Holloman’a ise izini kaybettirme görevi veriliyor. Yine açıklanamayan bazı olaylarla izlerini kaybettirmeyi başaran ikili hem mucizelerin altında yatan şeyleri çözmek, hem kanundan kaçmak, hem de olası bir terörist saldırısını engellemek zorunda kalıyor.

Birini oğlu tehlikede, diğer kardeşini yeni gömmüş. Polis tarafından aranıyorlar, film boyunca kaçıyorlar ve sürekli baskı altındalar. Yine de iki oyuncunun surat ifadeleri hiçbir sahnede değişmiyor. Bu anlamda birbirlerine çok yakışıyorlar.

Kartal Göz, büyük ölçüde Amerikalıların 11 Eylül paranoyalarından nemalanıyor. Daha doğrusu, bu paranoyalardan nemalanıp palazlananlara karşı geliyor. Ve yine kimseye yaranamıyor. Son dönemde Hollywood’un yaptığı her şeye bir kulp takmaya başladık. Bir film propaganda yapıyorsa lanetliyoruz, yapmıyorsa “halkın gazını almak için yapıyorlar” diye bir değer biçiyoruz. Bu konuda kabahatin büyüğü, 2000′li yıllarda filmden çok teknoloji demosu üretimine ağırlık veren Hollywood’ta ama her filme böyle yaklaşmak ne kadar doğru? Veya, ilk sahnesiyle 11 Eylül gibi terör saldırılarını Amerika’nın pisliklerine, hatalarına bağlayacak kadar cesur bir muhalif duruş sergilemesi hatırına soralım: Kartal Göz bunu değiştirebilecek bir film mi? Maalesef hayır. Hikâye, ana hatlarıyla son derece güçlü ve keskin muhalif söylemler içeriyor. Ancak iş detaylara geldiğinde film fena çuvallıyor. Otomobillerin uzaktan yönetilmesi, vinçlerin takip esnasında hızla hareket eden araçları yakalayacak kadar çevik olması, McDonald’s'daki kapalı devre yayınına girilirken bir başka dükkânın kapalı devre güvenlik kaydına girilememesi, bir bilgisayarın yüksek gerilim hatlarındaki kabloları koparıp nokta atışı yaptırarak bir insanı öldürmesi gibi mantıksızlıklar, filmin samimiyetini sorgulatıyor. Aslında filmde hem samimi, hem yapay bir hava var. Sanki senaristin yazdığı şey fazla muhalifmiş de “bu Evangalistler tepemize çullanmasın şimdi” diyerek biraz budamaya çalışmışlar gibi; senaristlerin samimiyetle ve inanarak yazdıkları senaryo yapımcılar tarafından sulandırılmış gibi bir hava var filmde. Çünkü film, söylemini çok keskin ve direkt olarak ifade ediyor.

Elektrik kabloları bilgisayar tarafından koparılıyor ve nokta atışı yaptırılarak adamın ölmesine sebep oluyor. Bu tür sahneler seyircide "yok artık Lebron James" etkisi yaratıyor. Bu kadar güçlü muhalif söylemi olan bir film pek ciddiye alınmasın diye mi yazılmış bu sahneler acaba?

Tüm bunlara karşın filmin senaryosu, her ne kadar tematik açıdan orijinal olmasa da bazı konuları başarıyla halletmiş. Belli bir tempo tutturulmuş. Ancak film, gizemini yeterince uzun süre koruyamıyor. Filmin başlangıcında kendi kendine hareket eden makineler, geri dönen metro, değişen trafik ışıkları, cep telefonu şebekesinin kullanımı gibi garip olayların nasıl açıklanacağı konusunda duyulan merak, filme duyduğunuz ilgiyi ilk yarı boyunca ayakta tutuyor. Daha ilk yarısı bile bitmeden her şeyin açıklanması, filmin ikinci yarısının sıradanlaşması tehlikesini de beraberinde getiriyor. Hikâyede bu şekilde altın değerinde bir fırsatı harcandığını düşünüyorsunuz. Neyse ki senaryo, bunu telafi edebilmek için salt aksiyondan başka bir şey sürüyor öne: ARIA’nın planı. Filmin başında şöyle bir gördüğümüz şeyin filmin ikinci yarısında ortaya çıkışı ve başlangıçtaki bölük pörçük parçaların yerine oturması büyük bir keyif veriyor. Bu durum, gizemin erkenden feshedilmesinin bilinçli bir karar olduğunu imajını uyandırıyor. Hikâye örgüsünün başarısı ve senaryonun doluluğu, maalesef bir üst paragrafta bahsedilen mantık hatalarının daha fazla göze batmasını da sağlıyor.

İki yardımcı oyuncu Billy Bob Thornton ve Rosario Dawson, filmi başrol oyuncularından daha fazla sürüklüyorlar ve izlerken daha çok keyif veriyorlar.

Filmin diğer konulardaki işçilikleri de orta seviyede. Başrol, Hollywood’un kütük ekolünden gelen ve şu sıralar pek gözde olan ismi Shia LeBeouf’a emanet edilmiş. Kendisinin ününün Transformatörler (Transformers) serisi bittikten sonra inişe geçeceğini öngörüyorum. Rol aldığı projelerin güdüklüğünün Shia’yı olduğundan kötü göstermesi de ihtimal dâhilinde ama çok daha eli yüzü düzgün bir proje olan Kartal Göz’de bile gözüme daha iyi görünmüyorsa ya onda, ya bende bir sorun var demektir. Karşısına yerleştirilen Rachel Hollman rolündeki Michelle Monaghan’ın da bir varlık gösterdiğini söylemek zor. Performansının Shia’ya yakıştığını söyleyebiliriz. Filmin yüz akı olan iki isimden ilki, Ajan Thomas Morgan’ı canlandıran Billy Bob Thornton. Sling Blade’den beri takipçisi olduğum (ve beni yer yer hüsrana uğratan) usta aktör, ilk göründüğü sahnede Matrix’teki Ajan Smith’le Armageddon’da canlandırdığı Dan Truman’ın bir harmanıyla çıkıyor karşımıza. Jerry Shaw’un kaçmasından sonra karizması çizilince Ajan Smith etkisi biraz daha azalıyor ve karakteriyle birlikte Thornton da kendini buluyor. Filme büyük katkısı olduğunu düşündüğüm isimlerden bir diğeri de Rosario Dawson. Gösterdiği başarıyla beni olumlu anlamda şaşırtan Dawson, Thornton’la birlikte filme önemli bir sürükleyicilik unsuru katıyor. Hatta bu iki ismin, filmi başrol oyuncularından daha iyi sürüklediğini söyleyebiliriz. Savunma Bakanı George Callister rolündeki Michael Ciklis de başarılı bir diğer oyuncu. Son olarak ARIA’ya sesiyle can veren Julianne Moore’ye de değinmeden geçmemek gerek. Yönetmen D.J. Caruso, kariyeri iniş ve çıkışlarla dolu bir isim. Bu filminde en önemli başarısı tempoyu belirli bir seviyenin altına düşürmemekten ibaret. Yönetmenden ziyade Roland Emmerich gibi bir set amiri gibi görünmemesiniyse büyük ölçüde senaryonun başarısına borçlu. Yapımcı koltuğundaysa Steven Spielberg’in yanına daha çok senaryolarıyla tanıdığımız Alex Kurtzman ve Roberto Orci kurulmuş.

Amerika'nın yeni nesil ordu anlayışının ilk yansımalarından olan bu insansız uçak, film boyunca bela olmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bir incelemenin daha sonuna geldik. Kartal Göz bir “ama” filmi. Senaryo ana hatlarıyla iyi “ama” mantık sınırlarını zorlayan bazı küçük entrikalarda sorun var. Yardımcı oyuncular çok iyi “ama” başrol oyuncuları dökülüyor. Gizemli havası çabuk dağılıyor “ama” film bunu telafi etmek için aksiyona dalıp sıradanlaşmak yerine ikinci bir entrika sunuyor. Hikâyesiyle muhalif bir yapı sergiliyor “ama” mantık hataları filmin söyleminin ciddiyetini düşürdüğü için kimseye yaranamıyor. Ben yine de bu son madde konusunda Frenk’lerin “benefit of the doubt” tabir ettiği, “kanıtlanamayan şüphenin suçlunun lehine olması” mantığıyla düşünme hakkımı kullanmak istiyorum. Kartal Göz izleyicisini eğlendirme misyonunu başarıyla yerine getiren, fazla orijinal olmayan, basit “ama” tempolu ve keyifli bir film.

Künye:

Yönetmen:
D.J. Caruso
Senaryo:
John Glenn
Travis Wright
Yapımcı:
Steven Spielberg
Alex Kurtzman
Roberto Orci
Yapım yılı:
2008
Oyuncular:
Shia LeBeouf
Michelle Monaghan
Rosario Dawson
Billy Bob Thornton
Julianne Moore
Michael Ciklis

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Jurassic Park 4: Parçalı bulutlu (yer yer mutedil dalgalı)
Transformers sevenlere Battleship!
Andrew Niccol'ün sıradaki projesi: The Host
After Earth set fotoğrafları
[galeri] Güle güle Ralph McQuarrie

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!