Sherlock Holmes: Guy Ritchie saatini 100 yıl geri aldı

2 Nisan 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Guy Ritchie’nin kafasına saksı filan düştü herhalde. Her filmini izlemediğimi belirtme ihtiyacı hissediyorum, lakin bugüne dek izlediğim tüm filmleri beyaz erkek Anglo Sakson’ların suç dünyasını anlatıyordu. Sherlock Holmes’la yönetmen bir anda suçluları yakalayan beyaz erkek Anglo Sakson’ların dünyasına geçiş yapıyor. Bakalım bu taraf değişikliğinin altından kalkabilmiş mi?

Sherlock Holmes ve Dr. Watson iş başındalar.

1891 Londra’sında geçen film, bir baskınla açılıyor. Dr. Watson ve Sherlock Holmes, filmimizin kötü adamı Lord Blackwood’un bir kızı kurban etmesini son anda engelliyor. Blackwood tutuklanırken, bunun ilk vukuatı olmadığını anlıyoruz. Asılmadan önce mezardan geri dönüp üç kişiyi daha öldüreceğini, ondan sonra da engellenemeyeceğini söylüyor. Elbette asılarak idam edilmesi, Blackwood konusunun burada kapandığı anlamına gelmiyor. Profesyonel bir hırsız ve Holmes’un eski sevgilisi olan ve esrarengiz biri hesabına çalışan Irene Adler, sürpriz bir ziyarette bulunuyor ve Blackwood’un planlarında hayati bir öneme sahip olan Reordan adlı cüceyi bulmasını istiyor. Kısa bir süre sonra Blackwood’un öbür dünyadan geri döndüğü söylentileri dolaşmaya başlıyor. Bu noktadan sonra Sherlock Holmes’un hayatı iyice karışıyor. Bir yandan Blackwood’un cinayetlerini engellemek, bir yandan doğa üstü güçlerinin altında yatanları bulmak, bir yandan kendini kurtarmak, bir yandan eski sevgilisine karşı koymak zorunda. Tüm bunlara Watson’un evlilik hazırlıkları da tuz biber ekiyor haliyle.

Dr. Watson ve nişanlısı Mary Morstan. Allah, Sherlock Holmes'e rağmen tamamına erdirsin.

Sherlock Holmes’un bugüne dek hep BBC uyarlamalarını seyretmiştim. Gayet de iyiydiler. Guy Ritchie’nin uyarlayacağını duyduğumda ilk başta irkildim, zira arada büyük bir tarz farkı vardı. Sherlock Holmes’ün biraz daha aksiyona kayacağını, biraz daha “Ritchie tarzı” bir karakter olacağını düşünmüştüm ki yanılmamışım. Guy Rtichie, Sherlock Holmes’ü kendi meşrebince uygulamış. Bazı şeyler eklemiş, bazı şeyler çıkarmış, bazı şeylerin sırasını değiştirmiş, geri kalan yerleri de Holmes hikâyelerine göndermeler ve saygı duruşlarıyla doldurmuş. İlk değişen şey anlatım olmuş. Sir Arthur Conan Doyle’nin hikâyelerinin büyük çoğunluğunda anlatıcı rolünü Watson üstlenirken, filmi Holmes’in gözlerinden izliyoruz. Holmes’un giyim tarzı da değişmiş. Artık daha pespaye giyinen, saçlarını taramayan, pislik içinde yaşayan bir Holmes var karşımızda. Bütün bunlar, dövüş sahneleriyle birleşince karşınızdakinin Holmes değil de Brad Pitt’in Kapışma (Snatch) filminde başarıyla canlandırdığı Mickey O’Neil’e yakın durduğunu düşünüyorsunuz. Holmes’ün bazı unutulmaz lafları da Ritchie’nin gazabından nasibini almış ama orijinal Sherlock Holmes romanlarında geçen bazı güzel repliklerin filme eklenmiş olması bunu bir nebze olsun hafifletiyor. Baker Caddesi tabelasının göründüğü çekim, The Adventures of Sherlock Holmes dizisinin açılışıyla aynı. Holmes’ün kokain bağımlılığı, daha düşük yaş sınırlamasıyla gösterime girsin diye bir cümleyle ve üstü örtülü olarak geçilmiş. “O içtiğin şey göz ameliyatlarında kullanılıyor” cümlesinde kast edilen şey kokain. Irene Adler karakteri A Scandal in Bohemia hikâyesinden. Blackwood meselesiyse tamamen yeni.

Guy Ritchie'nin elinde Sherlock Holmes önemli bir evrim geçiriyor. Yer yer Kapışma (Snatch) filminde Brad Pitt'in canlandırdığı Mickey O'Neil'i andırıyor.

Bugüne dek izlediğim uyarlama filmlerden yola çıkarak bana keyif veren iki farklı uyarlama tarzı olduğunu söyleyebilirim: Bunlardan biri , Peter Jackson’un Yüzüklerin Efendisi serialinde yaptığı gibi aslına mümkün olduğunca sadık kalmak. Bir diğeriyse Alex Proyas’ın “Ben, Robot” filminde yaptığı gibi yazarın özüne sadık kalarak yepyeni bir hikâye yazmak. Alex Proyas’ın yaptığı uyarlama, “Isaac Asimov’un kayıp robot öyküsü” diye yutturulacak kadar iyi yakalamıştı Asimov’un robot öykülerinin özünü (filmin iyi veya kötü olmasından bağımsız bir tespit bu). Guy Ritchie geçer not alsa da, bu konuda Proyas kadar başarılı olduğunu söylemek güç. Hikâyenin dönüm noktalarına baktığımızda Doyle’nin izinden yüründüğünü söylemek mümkün ama Ritchie’nin karakterler ve özellikle anlatım üzerinde yaptığı değişikliklerin daha ziyade öyküyü kendi tarzına yaklaştırmak üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. Bu da Holmes havasının biraz dağılmasına sebep olmuş açıkçası.

Gönül bu. Ota da konar, başka yere de. Anlayacağınız, normal bir ilişki yaşayamamasının tek sorumlusu Sherlock Holmes'in kendisi değil.

Bunlar haricinde 1891 havasını yansıtan mekân ve manzaraların gayet hoş olduğunu söylemek mümkün.  Tower Bridge’nin henüz inşaat halinde olması ve bu unsurun finalde hikâyeye dâhil edilmesi izleyiciye büyük keyif veriyor. Bir diğer keyif kaynağı da oyunculuklar. Robert Downey Jr. her zaman olduğu gibi çok iyi ama “en şükela Sherlock Holmes” ilan etmeden önce karakteri bir de Richard Roxburgh’ten izlemenizi öneririm. Jude Law da başarılı ama sanki Robert Downey Jr.’ın önüne geçmemek için özellikle kendini frenlemiş gibi. Irene Adler’ı canlandıran Rachel McAdams’ın iyi bir kast tercihi olduğunu söylemek güç olsa da, oyuncunun elinden geleni yaptığı yadsınamaz. Mark Strong’un canlandırdığı Lord Blakckwood rolü de emin ellerde. Az görünse de Watson’un nişanlısı Mary Morstan’ı canlandıran Kelly Reilly, aklınızda Rachel McAdams’tan daha fazla kalıyor. Bunu rolüne daha uygun bir oyuncu olmasına bağlıyorum. Nispeten daha küçük rollerdeki Eddie Marsan, Geraldine James, William Houston ve Hans Matheson filmin genel havasına rahatlıkla ayak uydurmışlar. Aslen güreşçi olan iri yarı Robert Maillet’i izlemekse şaşılacak derecede keyifli. Bunlar haricinde filmde önemli bir rolü de müzik üstleniyor. Hans Zimmer imzalı müzikler dönemin havasını gayet güzel yansıtırken kulaklarınızın pasını almayı da ihmal etmiyor. Uzun zamandır bir bu kadar baskın bir film müziği dinlememiştim.

Filmin finalinde başrolü inşaat halindeki Tower Bridge oynuyor.

Artık yavaş yavaş toparlamak gerekiyor. Sherlock Holmes, serbest bir uyarlama. Ancak serbestlik dozunun yer yer sınırları zorladığını söylemek mümkün. Yapılan değişiklikler, Sherlock Holmes hikâyesi izlediğinize ikna olmakta zorlanmanıza yol açmış. Bu filmi 19. yüzyılda geçen bir polisiye olarak izlemek de mümkün. Yani esas oğlanın adının Holmes olması filme bir şey kazandırmıyor. Ancak bu eleştiriler, Guy Ritchie’nin uyarlamasının keyifli bir seyirlik olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Oyuncu performansları, müzikleri ve hikâyesi başarılı. Hikâyenin seyri de özüne sadık. Bunların üzerine Ritchie’nin bildik numaraları eklenince film, 128 dakikalık bir keyfe dönüşüyor. Ama tekrar söylüyorum: Bu bir Sherlock Holmes filmi değil.

Künye:

Yönetmen:
Guy Ritchie
Senaryo:
Michael Robert Johnson
Anthony Peckham
Yapımcı:
Joel Silver
Yapım yılı:
2009
Oyuncular:
Robert Downey Jr.
Jude Law
Rachel McAdams
Mark Strong
Kelly Reilly

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Ütopya İhlâli 2. Bölüm: Bizans Ateşi
Iron Man 2 / Demir Adam 2
Martin Scorsese'den Hugo
Dracula enflasyonu!
Ön Bakış: Alfonso Cuaron'dan Gravity

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!