Prince of Persia: The Sands of Time
25 Haziran 2010 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema

Hiçbir beklentiniz olmayan bir filmin beklemediğiniz kadar iyi çıkması çok büyük keyif verir. Peki ya bir filmin tam olarak beklediğiniz gibi çıkması? Prince of Persia: The Sands of Time’ı izlerken bunu düşündüm. Ben dâhil pek çok kişinin en sevdiği oyun serilerinden birinin film uyarlaması tam da beklediğim gibiydi. Neden mi? Okumaya devam edin.

Yüzyıllarca işgal teşebbüslerine karşı koymayı bilen Alamut şehrinin savunması, Prens Destan karşısında çaresiz.
Hikâyemiz, Pers Prensi’ne ilk kez isim veriyor: Destan. Destan, yetim bir sokak çocuğuyken kentin pazar yerinde gösterdiği cesaretten dolayı kral tarafından evlât edinilir. Kral, Destan’ı öz oğulları Tus ve Garsiv’le bir tutarak yetiştirir. Özellikle kralın kardeşi vezir Nizam’la yakındır Destan. Aradan 15 yıl geçer. Persler, düşmanlarına silah sattıkları gerekçesiyle kutsal Alamut kentini kuşatırlar. Yüzyıllardır düşmeyen Alamut, Destan’ın çabaları sonucunda ele geçirilir. Alamut Prensesi Tamina kardeşlerin en büyüğü Tus’la evlenmeye zorlanır. Böylece Alamut, Pers krallığının bir parçası olacaktır. Ancak hiçbir şey planlandığı gibi gitmez. Pers kralı, Destan’ın hediye ettiği bir cüppenin içinde yanarak can verir. Destan cinayetle suçlanır ve zorla evlendirilmekten pek de memnun olmayan, şehrini kurtarmaya çalışan Prenses Tamina’yı da yanına alıp kaçar. Destan, krala karşı düzenlenen komployu açığa çıkarmak ve masumiyetini kanıtlamak zorundadır. Ancak komplocular hakkında hiçbir şey bilmemesi, kardeşlerinin bütün orduyu peşine takması, bölgede yaşayanların acımasızlığı ve Prenses Tamina’nın gizli emelleri yüzünden bu iş düşündüğü kadar kolay olmayacaktır.

Prens Destan, zamanın kumlarını taşıyan hançeri ilk kez elinde tutuyor.
İlk Prince of Persia oyunu 1989 yılında piyasaya çıktı. 60 dakikalık süre sınırı ve zorluğuyla ömrümüzü tüketmenin yanı sıra, çok önemli bir yeniliğe imza atmıştı: Yapımcı Jordan Mechner, kardeşine beyaz pijamalar giydirip hareketlerinin fotoğraflarını çekmiş ve oyundaki karakterlerin animasyonlarını bu şekilde hazırlamıştı. Tarihin ilk hareket yakalama teşebbüsü diyebileceğimiz bu yöntem sayesinde oyunun animasyonları son derece gerçekçiydi ve bu özelliği tutulmasını sağladı. 2. oyun hikâye anlatımına biraz daha önem vermiş,renkli grafikleri ve oryantal müzikleriyle birincinin başarısını devam ettirmişti.

İlk Prince of Persia, animasyonlarıyla çığır açmıştı.
Sonrasında gelen Prince of Persia 3D ise Mechner olmadan hazırlanan ilk oyundu. Çok fazla eleştirilse de bölüm tasarımları sayesinde yüzüne bakılabilecek bir oyundu.Oyunun isim hakları Ubisoft firmasına geçtikten sonra, yeni bir prens üçlemesi yaratıldı. Bunlardan ilki, filmle aynı ismi taşıyan The Sands of Time’dı. Filmdeki hikâyeyle oyunun hikâyesi bazı temel noktalarda benzeşiyor. Oyun olan The Sands of Time da bir şehrin işgaliyle başlıyor. Orada da zamanın hançeri Prens’in eline geçiyor ama oyunda zamanın kumlarının serbest kalması tüm insanları zombilere çeviriyor. Prens’se zamanda bir ileri, bir geri giderek ve işgal ettiği ülkenin prensesiyle işbirliği yaparak vezirin entrikasını bozuyordu. The Sands of Time’ın bu kadar tutulmasının sebebi, ilk iki oyunun yapımcısı ve serinin yaratıcısı olan Jordan Mehcner’in danışmanlığında hazırlanmış olmasıydı. The Sands of Time’ın 1001 Gece Masalları’nı andıran tasarımından daha karamsar bir yola sapan The Warrior Within ve The Two Thrones’la bu üçleme de tamamlandı. Ubisoft, 2008 yılında çıkardığı Prince of Persia ve 2010 tarihli, filmle neredeyse eş zamanlı çıkan Prince of Persia: The Forgotten Sands oyunlarıyla bu isim altında ürün vermeye devam ediyor.

Örümcek Adam 2'ye renk katan Alfred Molina Pers Prensi'nde etkisiz bir oyunculuk sergiliyor.
Prince of Persia’nın yapımı sürerken gelen haberler, yapımcıların oyundaki fantastik öğelerden özellikle uzak duracakları yönündeydi. Bunu oyunlarda işleyen bazı dinamiklerin filmlerde işlememesine bağladılar. Haklılardı. Oyundaki gibi herkesin zamanın kumları tarafından zombiye dönüştürülmesi ve sadece 2 kişinin kalması, senaristi hikâye anlatımı bakımından çıkmaz bir sokağa mahkûm etmek demektir. Peki ama hem fantastiklikten uzak durup hem de “kusura bakmayın prenses, ülkenizi yanlışlıkla işgal ettik ama hazır gelmişken elimiz boş dönmeyelim, bari kardeşimle evlenin” gibisinden cümleler sarf edilen garip bir final çekmek nasıl bir mantığın ürünüdür? Tamam, esas oğlanla esas kızın film boyunca yakınlaşmaları zaman geriye alınca hiç yaşanmamış oluyor ve bu aşkı yeniden filizlendirerek seyircinin ilkel benliğini bir şekilde tatmin etmek gerekiyor ama bu durum, bilgisayar oyununda çok daha mantıklı bir şekilde kotarılmıştı. Buradan da anlayacağınız üzere, Prince of Persia’nın en büyük senaryosu buram buram oryantalizm kokan, klişe senaryosu. Bunun da en önemli sorumlusu yapımcı Jerry Bruckheimer gibi görünüyor. Sanki Bruckheimer tarafından senaryonun hangi duraklara uğrayacağı belirlenmiş, senarist sadece aradaki yolları çizmiş gibi bir hava var. Ancak Bruckheimer’in durakları bu sefer popülist yaklaşımlarla, insan doğasına zıt bir şekilde belirlendiği için Prince of Persia, filmden ziyade ısmarlama bir ürünmüş gibi duruyor “Arabistan’da geçen Karayip Korsanları” olma fırsatını cömertçe harcıyor.

Bu filmde oyuncuların iş tanımı "rol" değil, "güzellik" ve "aksiyon".
Bu konuda gösterilecek bir diğer kanıtsa oyuncularla yönetmenin performansı. Örümcek Adam 2’de Dr. Ahtapot’u canlandıran Alfred Molina, Donnie Darko’ya hayat veren Jake Gyllenhaal, ödüllü Ben Kingsley gibi isimlerin ölüsü bile para ettiği için filmde bir oyunculuk zaafından bahsetmek mümkün değil. Buna karşın oyuncuların rollerini pek umursadıkları da söylenemez. Garsiv’i canlandıran Tobby Kebbel, Tus’u canlandıran Richard Coyle, filmin güzellik unsuru Tamina olarak karşımıza çıkan Gemma Arterton bile bu filmle kariyerlerinde çıkış yapabileceklerini düşünmüyor olacaklar ki, rollerine hiçbir katkıda bulunmuyorlar. Haşhaşi liderini canlandıran Gísli Örn Garðarsson’dan ise güzel bir kötü adam çıktığını söylemek mümkün. Tıpkı aktörler gibi, yönetmen Mike Newell de filmi hiç umursamamış. Zaten filme bakışı Gemma Arterton’u sırf boynu güzel diye role seçmesinden anlaşılıyor sanırım. Sanki işini bir an önce bitirip maaş çekini almak istermiş gibi bir hali var. Bunun haricinde, koreografileri oyuna sadık kalacak şekilde yapılmış olsa bile filmin aksiyon sahnelerinin çekimleri vasat, görüntü efektleri kötü. Aktörler de, yönetmen de, senaryo da filme “aksiyon” ve “karizma” haricinde hiçbir şey katmıyor.

Aksiyon sahnelerinde oyunların genel havasına sadık kalınmış ama görüntü efektlerindeki bulanıklık sırıtıyor.
Prince of Persia, sadece bilgisayar oyunu uyarlamaları düşünüldüğünde kendisini en iyi 5 filmin arasına, hatta ilk Resident Evil ve Mortal Kombat’ın hemen arkasına yazdırıyor. Ancak Karayip Korsanları’ndan sonra Disney Pictures’le Jerry Bruckheimer’i yeniden bir araya getiren film, eğlence sinemasının kilometre taşlarından biri olma ümitlerini boşa çıkarıyor. Eleştiri içeren paragrafların varlığının sebebi de filmin “izlenmeyecek kadar kötü” olması değil. Prince of Persia, çok daha iyisi olabilecekken vasatı aşamıyor ve keyifli bir “izle – unut” filmi olmakla yetiniyor. Keşke zamanın kumları bizleri projenin ilk günlerine ışınlasa da, başka bir yapımcıyla, daha doğru bir projeyle daha cesur bir film çekilmesine olanak tanısa. Zira Bruckheimer filmleri tam beklediğim gibi çıkıyor.
Künye:
Yönetmen:
Mike Newell
Senaryo:
Boaz Yakin & Doug Miro
Yapımcı:
Jerry Bruckheimer
Yapım yılı:
2010
Oyuncular:
Jake Gyllenhall
Gemma Arterton
Ben Kingsley
Alfred Molina
Toby Kebbell
Richard Coyle












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)



Ben filme giderken çok fazla bir şey beklemiyordum o yüzden benim beklentilerimin üstüne çıktığını itiraf etmeliyim, hoş filimdi ,ancak: Filmin başındaki aksi prenses filmin sonunda (filmin başıyla aynı zamana denk geliyor) kedi gibi uysal, yepyeni biri oluyor. Bir de filmin sonlarındaki bir sahnede, kötü amca hançeri kullanıp kumları serbest bırakacak, Destan ile prenses de zamana karşı yarışıyorlar onu durdurmak için. Ancak nedense, Prenses Haşhaşkini öldürdükten sonra durup öpüşüyorlar. Belki öpüşmeseler amcayı tam zamanında durdurabilirlerdi ama onlar tüm dünyayı o öpücük için riske attı. Bunların dışında yukarıda yazdığı gibi aktörlerle ilgili olan eleştiriye katılmıyorum. Son olarak “Prince of Persia, çok daha iyisi olabilecekken” cümlesini yinelemek istiyorum. Gerçekten de çok daha güzel olabilirmiş.
Buram buram oryantalizm kokmasına şaşırmamak gerek. Hollywood ne zaman doğunun mistik öykülerini filmleştirmeye çalışsa aynısını yapıyor ne de olsa. Batılı popüler sinema izleyicisi de mistik hikayelerin doğudaki bakış açısıyla anlatılmasındansa oryantalist bakış açısını daha eğlendirici buluyor. Eskilerden bir Alaaddin uyarlaması hatırlıyorum. Prince of Persia uyarlamasını o filmle baya bi özdeşleştirdim ben.