The Expendables: Adı gibi film

25 Eylül 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Dolph Lundgren, Bruce Willis, Arnold Schwarzenegger, Jason Statham ve Jet Li. Ve dahi yaptığı bazı işlerden dolayı aksiyon oyuncusundan ziyade sinema adamı olarak gördüğüm Sylvester Stallone. Hepsini sevmek için çok sebebimiz var. Peki ya hepsinin bir araya geldiği bir filmi? Sylvester Stallone’nin aksiyon âleminin 2 neslini bir araya getirdiği, yazıp yönettiği The Expendables misyonunu yerine getirebiliyor mu?

Stallone, bu tür filmlerin formülüne uygun olarak önce karakterleri tanıtan bir "Somalili Korsanlar" sahnesi yazmış ama karakterlerin insanüstü yeteneklerinin nereden geldiğini yazmaya erinmiş.

Kendilerine The Expendables, yani “harcanabilirler, feda edilebilirler güruhu” adını layık gören paralı askerler, Somali’de korsanların kaçırdığı bir geminin mürettebatını kurtarmak için operasyon düzenlerler. Gemiye dal düz dalan ekip, lider Barney Ross’un insan üstü hızda silah kullanma ve 2. adam Lee Christmas’ın olağan üstü isabetli bıçak atma yetenekleri sayesinde beynine silah dayanmış 4 rehineyi 1 saniye içerisinde kurtarır. Zaten operasyon dediğin basit iştir. O yüzden paralı askerlikten aldığı emekli maaşı ve çakma bilgelik bürosunun geliriyle yaşamını idame ettirmeye çalışan Tool önlerine 3 seçenek koyduğunda imkânsız olanı seçerler. Küba temel alınarak üretildiği bir hayli belli olan hayali bir ada devlete giden kahramanlarımız, “iş bağlantısı” olarak Lacy adında bir kadınla buluşurlar. Kadın onları diktatörün malikânesinin yakınlarına götürdüğünde askerlerin baskınına uğrarlar. Ortalık karışır, bizimkiler kaçar fakat Lacy’nin kaçabilecek durumdayken vatanını terk etmemesi, kalıp vatan sevgisi güdümlü bir dava uğruna mücadeleye seçmesi bizimkilerin testosteron seviyesini düşürür ve çok duygulanırlar. Vicdan muhasebesi konusunda Tool’dan da gazı alan ekibin para gibi fani şeyler umurunda değildir artık. Ahret için bir şeyler yapmaya, vicdanlarının sesini dinlemeye, faşizmi beleşe yıkmaya karar verirler. Sonrasında “olaylar gelişir” yazabilmeyi çok isterdim ama filmin gerisi döner tekmelerden ve patlamaların sebep olduğu alev festivalinden ibaret.

Bu filmde olaylar gelişmiyor, patlıyor!

1 paragraf yazı yazdığıma bakmayın. Aslında senaryoyu tek cümleyle de özetlemek mümkün. Stallone’nin 2000’li yıllardaki senaryoların neredeyse tamamı eskilerini aratsa da The Expendables’ın Driven’dan sonra ulaştığı 2. dip noktası olduğunu söyleyebiliriz. Filmin konusunu meydana getiren unsurların hiçbirinin ciddiye alınacak tarafı yok. Bunların ciddi olarak işlenmesi aksiyona ket vuracak olsa anlarım, ama sinemada sığ senaryonun daha iyi aksiyon getirmesi gibi bir denklem olmadığını gayet iyi biliyoruz. Hatta Cliffhanger (Dağcı), İlk Kan ve Rocky serisi gibi filmlerin senaryolarına imza atan Stallone’nin de bunu bildiğini biliyoruz. O yüzden bu filmi sadece Stallone’nin alelacele para kazanma çabası olarak nitelendirebilirim. Başta Stallone olmak üzere pek çok kişi “uzak ülkedeki diktatörü deviren kahraman Amerikalı” rolünü oynadı. Bu diktatörlerin arkasında Amerikalılar’ın olduğunun gösterilmesi de yeni bir fikir değil ama bu söylemin B tipi aksiyon filmlerine kadar inmiş olması bir yenilik olarak nitelendirilebilir belki. Ancak Stallone bu konuda da bir hayli muhafazakâr davranıyor ve faşizme verilen desteği Amerika’nın çürük yumurtalarına mal ediyor. Hatta Amerika öyle iyi yürekli ki, kendi pisliklerini temizlemek için paralı asker tutmak da dâhil, her türlü yola başvuruyor. Bunlar hadi neyse de, ekibin insanüstü güçlerinin nereden geldiğinin açıklanmaması, diktatörün hüküm sürdüğü adaya bir deniz uçağıyla elini kolunu sallayarak girilip çıkılması, Jet Li’nin daha çok para almak için söylediği yalanlardan oluşan ve komik olmayan parodiler, Dolph Lundgren’in garip ihaneti, Jason Statham’ın taktığı boynuzlar, paralı askerlerin sığ vicdan muhasebesi, Mickey Rourke’nin “çakma” bilgeliği, kadın erkek ilişkileri üzerine testosteron yüklü felsefeler filan derken filmin yazınsal kalitesinin çıtası iyice düşüyor.

Mickey Rourke başarılı ama karakteri kartondan. Stallone'nin filmde en çok yaptığı şeyse sarkan yerlerini toparladığını ilan etmek için gerim gerim gerinmek.

Stallone, belki de bunları bildiği için 2 jenerasyonun önemli aksiyon yıldızlarını bir araya toplayarak gişeyi kurtarmaya çalışmış ama bu formül de daha filmin ilk yarısını geçmeden çökmüş oluyor. Filme Jason Statham veya Sylvester Stallone için gitmişseniz pek bir mesele yok. Ama diğer isimler tatmin etmiyor. Arnold Schwarzenegger’in bir görünüp bir kaybolmasını valinatörlüğüne verebilir, oynadığı sahnedeki atışmanın sempatikliği ve afişte soyadının bulunmaması yüzünden affedebiliriz. Ama afişte adı geçen Bruce Willis’in de ekranda görünme süresinin hemen hemen aynı oluşuna bir seyirci olarak itirazım var. Lundgren’e doyamıyorsunuz. Mickey Rourke başarılı ama oynadığı akıl hocası karikatürü rolü yüzünden çabası heba oluyor. Siyahî Amerikalıları filme çekmek için kadroya alınan Terry Crews günün birinde meşhur olacaksa bile bu filmle olmayacak. Aslen dövüşçü olan Randy Couture ve Amerikan güreşçisi Steve Austin filmin gıcık, kötü adamları rollerini paylaşıyorlar ve saydığım tüm bu isimlerden daha fazla tatmin ediyorlar ama ülkemizdeki izleyicinin ne kadarı bu şahsiyetleri tanıyordur ki? Jet Li, Kahraman (Ying xiong), Korkusuz (Huo Yuan Jia) gibi filmlerde The Expendables’taki kalitesini çok aştığından yeterince keyif vermiyor. Ama Statham ve Stallone her an ekranda. İşin ilginç yanı, filmde en iyi performanslardan birini veren Eric Roberts’ın adının afişte geçmemesi. Diktatör General Garza’yı oynayan David Zayas’la kızını oynayan Charisma Carpenter’ın ise pek ciddiye alınacak tarafı yok.

Julia Roberts'ın pek de meşhur olamayan kardeşi Eric Roberts da filmin yüzaklarından.

Filmin büyük talihsizliklerinden biri de Stallone’nin sadece senaristliği değil, rejisi açısından da bir dip nokta oluşturması. Bugüne dek Rocky II, III, IV, Rocky Balboa, Rambo 4 gibi filmleri yönetmiş olan Stallone bu filmde kurguyu bile doğru düzgün kotaramamış. Çektiği manzara resimleri, özellikle baştaki mehtap görüntüleri bir yere bağlanmadığı, alakasız bir sahneye geçiş yapıldığı için sırıtıyor. Indiana Jones filmlerinde Paramount şirketinin logosundan dağ manzarasına geçiş bile daha anlamlıydı. Neyse ki Rambo 4’te olduğu gibi aksiyon sahnelerinde kurguyu biraz daha toparlamayı başarıyor Stallone ama Rocky Balboa hariç, yönetmenlik yaptığı her filmin bir öncekinden kötü olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Filmin kötü olduğu bir diğer nokta da görüntü efektleri. Başta diktatörün malikânesinin yıkıldığı sahne olmak üzere (80’lerin sinemasında kötü adamın yuvalandığı yerin yıkılması çokça kullanılan bir imgeydi) özellikle bilgisayar efektleri bir hayli sırıtıyor.

Jet Li'yle Dolph Lundgren kapışmasını sadece bu filmde izleyebilirsiniz. Ama maalesef bu, filmin koleksiyon değeri taşıması için yeterli değil.

İşte böyle bir film The Expendables. O kadar adamı bir araya toplayınca sadece 2 tanesinin hayranlarını tam anlamıyla tatmin eden, Stallone’nin “sarkan yerlerimi toparladım” diye gerim gerim gerindiği, senaryosu tek cümleyle özetlenebilecek kadar sığ ve klişe, bol patlamalı ama kötü efektli ve yarattığı beklentiyi kesinlikle karşılamayan bir film. Ciddiye alınacak bir tarafı yok, ama işin kötü tarafı komedi filmi de değil. Başka bir deyişle, adının Türkçe karşılığı gibi harcanmış bir fırsat. Gişede başarılı olması ve kahramanların hepsinin (biraz da zorlama bir şekilde) hayatta kalması, filmin devamının gelebileceğinin habercisi ama “abuk subuk işler yaparken vicdan muhasebesi yapıp insanları yardım etmeyi seçen paralı asker” filmi izlemek isteyenlerin, bu işin layığıyla nasıl yapıldığını görmeleri için Three Kings’e (Üç Kral) yönelmeleri yerinde olur.

Künye:

Yönetmen ve Senaryo:
Sylvester Stallone
Yapımcı:
Avi Arad
Yapım yılı:
2010
Oyuncular:
Sylvester Stallone
Jason Statham
Jet Li
Dolph Lundgren
Mickey Rourke
Eric Roberts
Charisma Carpenter

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Gone in 60 Seconds: Bir Amerikan Rüyası
Suretler: İnsan mı Suretten, Suret mi İnsandan?
En "Conan" fragman
G.I. Joe 2: Retaliation'dan son gelişmeler
Transformers 4'ün yönetmeni yine Michael Bay

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!