Inception: Rüya Tamirleri
23 Kasım 2010 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema

Pek mühim not: Bu yazı, filmi izlememiş olanların seyir zevkini kaçırabilecek sürpriz bozan bilgiler içermektedir. Demedi demeyin.
Sinemada “Altıncı His” sonrasıydı. Sürpriz finaller yeniden moda olmuştu. 1999’da Shayamalan yolu açmış, David Fincher Dövüş Kulübü’yle dış kulvardan bir atak yapmıştı. 2000 yılında bu kervana hiç beklenmedik bir yerden bir başka film katıldı: Akıl Defteri (Memento) çok cüzi bir paraya çekilmiş, 25 günde tamamlanmış bağımsız bir filmdi ama hem kalitesi, hem de entrikası açısından emsallerinden geride kalmıyordu. Christopher Nolan adını hepimiz duymuştuk. Ve Inception’dan sonra “iyi ki de duymuşuz” diyorum.

Filmlerde geleceği ve umudu simgeleyen çocuklar, Cobb için de bir arzu nesnesi, bir "havuç" vazifesi görüyor.
Film, konuya ani bir şekilde giriyor. İnsanların rüyalarına girmenin mümkün olduğu alternatif bir “bugün”de sanayi casusluğu yeni anlamlar kazanmış. Dom Cobb, bu alanda 1 numara olduğunu iddia ediyor. Nash adında bir mimar ve Arthur adındaki bir dostundan oluşan ekibiyle Saito adlı bir adamın sırlarını çalmaya çalışıyorlar. Operasyon yolunda giderken Mal adında (ve Cobb’u tanıdığı belli olan) bir kadın kendilerini ihbar etse de karambolden faydalanıp kaçmayı başarıyorlar. Saito önemli sırlarının bir bölümünü saklamayı başarsa da Cobb’la Arthur’un performansından etkileniyor ve onlara bir iş teklifinde bulunuyor. Bu sefer fikir çalmayacaklar, aksine, rakip bir şirketin veliahdının aklına şirketini parçalama fikrini ekecekler. Son derece zor olan, hatta imkânsız zannedilen bu iş için Saito, Cobb’a hemen havucu gösteriyor: Kahramanımız evine dönüp çocuklarının yüzüne bakabilecek. Arthur’la kafa kafaya verip gerçekleştirilmesi zor olan 3 katmanlı bir rüya planı yapıyorlar. Cobb, hemen bu iş için bir ekip topluyor: Arthur zaten onunla birlikte. Kendilerini satan Nash’in yerine Ariadne adında genç bir mimar, başkalarının kılığına girebilen “zihin dolandırıcısı” Eames, rüyalarda derine inildikçe uyanmak kolaylaştığından bir sakinleştirici formülize eden kimyager Yusuf. Saito da görevin başarılı olduğundan emin olmak için ekibe dâhil oluyor. Ancak bu iş elbette ki kolay olmuyor. Cobb’un bilinçaltında yaşayan eski karısı Mal, her görevde olduğu gibi bunu da mahvetmeye çalışıyor. Dahası, fikir ekmeye çalıştıkları Robert Fischer’in bilinçaltı bu tür operasyonlara karşı eğitimli ve “askerlerini” üzerine salıyor. Bütün bunların üzerine bir de Cobb’un dengesizlikleri eklenince ortalık şenlik alanına dönüşüyor.

Ariadne'nin rüyalar üzerine eğitim alırken Paris'i kendi üzerine katladığı sahne, filmin en etkiliyici görsel efekt çalışmalarından biri.
Kadrosunda Oscar’a aday olmuş 5 (Tom Berenger, Ken Watanabe, Leonardo di Caprio, Pete Postlethwaite, Ellen Paige), Oscar’ı kazanmış 2 (Marion Cotillard, Michael Caine) oyuncu bulunduran Inception’un oyunculuk açısından eli son derece güçlü. Bunların haricinde kalan Tom Hardy, Dileep Rao, Cillian Murphy ve Joseph Gordon-Lewitt’in de hiçbir aşağı kalır yanı olmadığını söyleyebilirim. Christopher Nolan’ın yönetmenlik koltuğundaki performansıysa beklediğimiz gibi. Nolan, bu filmde son derece uzun (hatta belki biraz fazla uzun, ama amaçsız değil) tuttuğu aksiyon sahnelerinde Bourne serisini baştan yaratan Paul Greengrass gibi stilize bir tarza sahip değil. Buna karşın rejisindeki disiplin, özellikle bu filmde bana Scott kardeşleri hatırlattı. Aksiyon sahnelerinde Tony Scott (Devlet Düşmanı, Top Gun), gerilim sahnelerinde, özellikle sondaki muhteşem uyanma sahnesinde ise Ridley Scott (Yaratık, Kara Şahin Düştü) tadı almak mümkün. Yaklaşık 2,5 saat süren filmde hiçbir işçilik kusuru bulunmuyor.

Vicdan ve azabı yanyana. Mal Cobb, attığı her adımda Dom'un bir adım gerisinde ve iyi bir vicdan azabından beklendiği üzere kocasının her işine karışıyor, hatta genellikle bozuyor.
Chrisopher Nolan, Inception filminin sunumunu 2002 yılında, Insomnia (Uykusuzluk) filmini tamamladıktan sonra yapmış. Stüdyo yeşil ışık yakmış, ama Nolan filmi görev olarak yazmak istemediğini, o yüzden üzerinde içinden geldiği gibi çalışacağını, yazım sürecinin “birkaç ayı” bulabileceğini söylemiş. O birkaç ay 8 yıl olmuş ama ortaya çıkan işe bakınca “sağlık olsun” demek lazım. Tıpkı anlattığı rüyalar gibi, Inception’un senaryosu da çok katmanlı. Birinci katmanı perdede gördüğümüz şey oluşturuyor. Nolan, filmin ilk yarısı boyunca bir iç mantık kurgulamaya çalışıyor. Rüya âleminin kurallarını çeşitli karakterlere paylaştırarak ve Ariadne’nin eğitim sürecine bağlayarak veriyor. Daha sonra ekip toplanıyor, kurban tanıtılıyor. Başkarakter Cobb’un hataları ve dengesizlikleri gözler önüne seriliyor. Bütün bunlar olurken satranç tahtasına taşların dizildiği hissine kapılıyorsunuz. Film, ilk rüyayla birlikte o gerilimin yarattığı beklentiyi karşılayan bir aksiyon ve entrika dizisine dalıyor.

Vicdan azabının altında ezile ezile enkaza dönüşmüş olan Cobb'un bilinçaltı başkalarının rüyalarında bile böyle yaramazlıklar yapıyor. Bu değişiklik, Robert Fisher'in eğitimli bilinçlatının savunma mekanizmalarını harekete geçiriyor.
Ancak filmin ikinci katmanına geçmediğiniz sürece birinci katmanda yer alan bazı unsurları “mantıksızlık”, “senaryodaki boşluk” gibi kelimelerle tanımlama hatasına düşmeniz mümkün. Bu unsurlar, aslında filmin gerçek entrikası hakkında verilen ipuçları. Yani aslında her şeyin Cobb’un zihninde olup bittiği, vicdan azabından kurtulmak isteyen kahramanımızın rüya vasıtasıyla masum olduğu fikrini kendi zihnine ektiği, filmde tek bir uyanık anın bile olmadığı gerçeği. Bu yönde sağlam kanıtlar olduğuna inanıyorum. Bu konuyla ilgili ilk ipuçları bize çok önce veriliyor. Cobb, daha ilk repliklerinden birinde fikri bir virüse benzetiyor. Bir kez ekildikten sonra giderek büyüyüp yayıldığına dikkat çekiyor. Böylece amacını daha baştan açıklıyor. Rüyalarda çekilen acının gerçek olması ve bu bilginin Cobb’un acısının kaynağı, vicdan azabının vücut bulmuş hali olan karısı Mal tarafından açıklanması da bir başka ipucu. Dahası, ölünce uyanma kuralı bile değişiyor, bir tek bu kural değişmiyor: Birinci katmanda vurulan Saito, 3. katmanda bile büyük acılar içerisinde hayata veda ediyor. Ayrıca filmdeki tüm sahneler “rüyaların ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlamayız. Bir yerde bulunuruz ama oraya nasıl geldiğimizi rüyamızda görmeyiz” cümlelerine uygun olarak çekilmiş. Bu konuda ipucu olabilecek bir diğer replikse Yusuf’un asistanının bodrumda yatan insanlar için “buraya uyumaya değil, uyanmaya geliyorlar” cümlesidir. Bu cümle, Cobb’un rüyalara bakışını yansıtıyor olabilir.

Karakterlerin hepsi Cobb'la ilişkileri kadar anlatılıyor. Fisher'in babasıyla olan ilişkisi en fazla özen gösterilen alt hikâye. Bunun sebebi aslında hepsinin Cobb'un bilinçaltındaki yansımalar oluşu mu, yoksa yazınsal bir sorun mu var?
Bunun haricinde karakterlerden kaynaklanan ipuçları da var. İlk ipucumuz Cobb. Baş karakterimizin ne kadar çaresiz olduğunu, anılarını değiştirmeye çalışmasından anlıyoruz. Yani yaşadıklarıyla ilgili algısını değiştirmeye çalışmak dâhil her şeyi denemiş, yine de başarılı olamamış bir adam var karşımızda. Böyle bir insanın kendisine ektiği “sen masumsun, yapabileceğin her şeyi yaptın” fikrinin tutabilmesi, ancak bu karmaşıklıkta bir rüyayla mümkün olabilir. Dahası, “bir fikrin tutabilmesi için kişinin kendisinin ekmesi gerekir” düsturuna uygun olarak karısından kurtulmak, vicdan azabını geride bırakmak fikrini filmin sonunda Cobb kendi kendine veriyor. Cobb haricinde kalan neredeyse herkesin aynı seviyede olması ve Cobb’la ilişkileri üzerinden tanımlanması, onların da Cobb’un zihnindeki yansımalar olduğu algısını uyandırıyor. Fransız olmasına rağmen Amerikan aksanıyla İngilizce konuşan Ariadne’nin kendisini tehlikeye atıp ekiple birlikte gelmesi, ekip üyelerini Cobb’un bilinçaltından koruması için yeterli motivasyonu yok. Belli ki Cobb, bu yansımaya o rolü biçmiş. Tıpkı Michael Caine’nin canlandırdığı “baba” figürünün sadece Cobb’u yeni birine sunmak için ortaya çıkması gibi. İlk göründüğünde Fransa’da Ariadne’yle tanıştırıyor. Bir daha göründüğünde (nedense) Amerika’da, Cobb’un çocuklarıyla karşılaşmasını ayarlıyor. Saito koruyucu rolünü üstleniyor: Önce ekip arkadaşının ihanetinden koruyor. Mombasa’da aniden ortaya çıkıp rakip şirketin adamlarından koruyor. En son dağ evinde kendini feda ediyor. Mal ise iyi bir vicdan azabının yapması gerektiği gibi her adımda Cobb’u takip ediyor ve işlerini bozuyor. Ancak o bile, Cobb ile ilişkisi üzerinden tanımlanıyor. Cobb’un bu güçlü ilişkiden kurtulmak için daha büyük bir motivasyona ihtiyacı var. Rüyada bu motivasyon çocuklar oluyor.

Nolan'ın finaldeki "uyanış" kurgusu uzun süre hafızalardan silinmeyecek.
Bütün bunlar haricinde Mombasa’da Cobb camdan atladığında onu yerden kaldıran adamın “rüyada mısın, nesin?” demesi gibi ince şeyler de var. Tüm katmanlarda uyanmak için seçilen şarkının Edith Piaf’tan “Non, je ne regrette rien” yani “hayır, hiçbir pişmanlığım yok” olarak seçilmesi manidar. Tıpkı karakterlerin isimleri gibi. Söz gelimi Ariadne, Yunan mitolojisinde Girit labirentlerinde tutsak kalan Theseus’a labirentten çıkış yolunu gösterir. Filmdeki Ariadne’nin de görevi (motivasyon eksiğine rağmen) bu. Yusuf ismi de rastgele seçilmemiştir. Hem İncil’e, hem de Kur’an’a göre Mısır firavununun rüyalarını yorumlayan Yusuf, 7 yıllık kıtlığı bildiği için firavun tarafından ödüllendirilir. Filmdeki kimyager Yusuf’un formülünün bu görev için tabiri caizse “cuk” oturması da dikkatimi çekti. Böyle bir yatıştırıcı geliştirirken orta kulaktan gelen tepkileri aynen geçirmesi için ayrıca çaba göstermesi için bir motivasyon yok. Ama yapmış işte. Saito’nun içine sızmak yerine havayolu şirketini satın alması, bunca çilenin dandik bir endüstri casusluğu uğruna çekilmesi de bu algıyı güçlendiren şeyler. Zaten filmin kendi iç mantığına göre alelade bir endüstri casusluğu operasyonunda Cobb’un bu kadar güçlü bir vicdan azabından kurtulması olanaksız. Cobb’un kurtulabilmesi için rüyadaki entrikanın çözümü zor olmalı, dolayısıyla Cobb, diğer karakterlere peşlerinden limboya inip eski karısından kurtulacak motivasyonu almalı. 3 paragraftır savunduğum bu görüşe karşı olan en güçlü kanıtsa, filmin sonunda düşmeyen topacın, Cobb otel odasında çocuklarının aramasını beklerken çevirdiğinde düşmesi. Ama anılarını rüyalarına hapseden, gerçekle rüyayı birbirine bu kadar karıştırmış birinin zihninde her şey mümkün. Film baştan sona rüya değilse, elimizde baş karakter haricindekileri 2 boyutlu olarak geçiştiren ve boşluklarla dolu bir senaryo var demektir. Her şey kafamda ancak bu şekilde yerine oturabiliyor.

Topaç düştü mü, düşmedi mi? İşte bütün mesele bu.
Bunlar benim Inception (Başlangıç) filmiyle ilgili fikir ve okumalarım. Filmden başka sonuçlar da çıkarılmış olması, farklı okuma ve algılara açık olduğunu gösteriyor. Inception’un güzelliği de burada zaten. Nolan üzerinde uzun uzun konuşturan, farklı şekillerde algılanabilen ve hayal gücünü tahrik eden incelikli bir senaryo yazmış. Bu arada bilimkurgu unsurlarını ve aksiyonu da boşlamamış. Uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biri olan Inception’u Inception yapan en önemli unsur da bu. Pek çok yerde Matrix’le kıyaslanıyor ama bence 2003′ün güzide filmlerinden Identity’ye yakın. Inception son derece güçlü ve izleyicisine keyif veren bir film.
Künye:
Yönetmen ve senaryo:
Christopher Nolan
Yapımcı:
Emma Thomas
Christopher Nolan
Yapım yılı:
2010
Oyuncular:
Leonardo di Caprio
Joseph Gordon-Lewitt
Ken Watanabe
Ellen Paige
Marion Cottillard
Cillian Murphy
Tom Hardy
Dileep Rao
Tom Berenger
Michael Caine












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)



İncelemeniz için çok teşekkürler, bazı yerleri kavramamda yardımcı oldu yazınız. Ellerinize sağlık.
Şüphesiz son dönemin en başarılı filmlerinden biri Inception, onu farklı kılan her defasında izleyişinizde farklı birşeyler keşfediyor olmanız, kanımca. Güzel bir yazı olmuş, teşekkürler.
İnceleme çok kapsamlı olmuş, teşekkürler. Bence en sonda topacın düşmemesi daha doğru gibime geliyor. Çünkü film içinde zaten birçok mantıksız şey görüyoruz. Sonlara doğru da bunları bir bir toparlıyoruz kafamızda. Aslında mantıksız olan şeylerin “olması gereken şeyler” olduğunu farkediyoruz. Taşları yerine oturttuktan sonra saf gerçeğe odaklanıyoruz ve topaç düşmüyor.
…”vicdan” ve “azabı”… “katil” ve “maktül”…”iyilik” ve “kötülük”…hayat bu ikilileri çözmeye çalışmakla geçiyor…kim, kimin üzerinden tanımlanıyor. Bütün kurguyu (kurguları) yerle bir etmek istiyor insan seyredip, bu yorumu okuduktan sonra
İki insan, ikisi de hayalperestmiş…Bir camın ardından bakıyorlamış hayata. Bir gün kırmış kadın olan o camı, beraberinde hayalleri.
Filmle alakası ne kadar var bilmiyorum – olmayabilir de – ama içimden bu geldi.