Pandorum: Uzayın Orta Yeri Korku

3 Aralık 2010 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: En Taze Hayaller, Seyirsel, Sinema

“Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz.”
“Sınırsız uzay, sınırsız korku.”
Bunlar “uzayda geçen korku filmi” dendiğinde aklıma ilk gelen filmlerin sloganları. Yaratık (Alien) ve Ufuk Faciası (Event Horizon). İkisi de çok sevdiğim filmlerdir. Ne mutlu ki artık yalnız değiller. Aralarına üçüncü bir arkadaş katıldı: Pandorum! Onların kalitesinde olmasa bile Pandorum’un güçlü yanları şimdiden hatırı sayılır bir hayran kitlesi oluşturmasına sebep oldu.

Pandorum, Elysium adındaki bir nesil gemisinde geçiyor. Geminin hem iç, hem de dış tasarımından fonksiyonellik fışkırıyor. Atılgan'ın pırıltısından eser yok. İşlevsel olmayan hiçbir şey gemiye dâhil edilmemiş.

Pandorum, bir uyanışla başlıyor. Elysium adlı uzay gemisinde Çavuş Bower’in kabininin kapağı açılıyor ve yapay uykusundan uyanıyor. Kendine gelmesi biraz uzun zaman alıyor. Derken diğer bir kabinin, Teğmen Payton’un kapağı açılıyor. O da benzeri bir süreçten geçip kendine geldikten sonra uzun süren uyku sürecinin bir yan etkisi olarak neredeyse hiçbir şey hatırlamadıklarını fark ediyorlar. Hafızaları zaman içerisinde yerine geleceği için dikkatlerini geminin durumuna çeviriyorlar. Geminin arızalı olduğunu fark ediyorlar. İşin daha ilginç yanı, nöbeti devredecek olan ekip ortalıkta görünmüyor. Hatta nöbeti kendilerinden devralacak olan ekibin kabinleri boş ve kendileri de uyku modüllerinin bulunduğu yerde kapalı kalmış durumdalar. Gemiye ve ekiplere ne olduğu meçhul. Güç olmadığı için ağır kapağı açamıyorlar. Payton bir bilgisayar konsolunu çalıştırmayı başarırken Bower büyük zorluklarla sıkışık bir havalandırma tünelinden dışarı çıkmayı başarıyor. O andan sonra gemide vahşetin kol gezdiğini anlıyorlar. Her yer cesetlerle, kurban edilmek üzere asılmış insanlarla dolu. Her yer karanlık. Dahası, gemide kol gezen son derece vahşi, insansı yaratıklar bulunuyor. Bu yaratıklar insanlarla besleniyorlar. Payton ve Bower’in cevap vermesi gereken pek çok soru var: Gemi neden bu halde? Arıza nereden kaynaklanıyor? Bu yaratıklar nereden geldiler ve neden insana bu kadar çok benziyorlar? Sağda solda bulunan garip yapışkan sıvı nedir? Geminin mürettebatı ve yolcuları nerede? Hepsinden önemlisi, her ikisi de uzay deliliği olarak nitelendirebileceğimiz pandorumun belirtilerini gösteren Payton ve Bower  gerçekte kim?

Bower ve Paton durum hakkında istişarelerde bulunurken...

Pandorum bünyesinde sinemanın önde gelen klasiklerinden izler taşıyor. En çok benzediği film, şüphesiz Ufuk Faciası (Event Horizon). Bunda uzay gemisinde geçen benzer türde bir korku filmi olmasının yanı sıra, Ufuk Faciası’nın yönetmeni Paul W. S. Anderson’un bu filmde yapımcı olarak rol almış olmasının da etkisi var. Genel tasarım itibariyle iki film birbirine çok benziyor. Canavarlar ağzınızda bir Yaratık (Alien) tadı bırakıyor. Birden fazla kişinin pandorum belirtileri göstermesi Şey (The Thing) filmindekine benzer tekinsiz bir havanın inşasına yardımcı oluyor. Pandorum meselesinin çözüldüğü sahneyse akıllara Sapık (Psycho), Dövüş Kulübü (Fight Club) gibi filmleri getiriyor. Bu benzerliklere bakarak Pandorum’un dünyanın en özgün filmi olmadığını düşünebiliriz, ancak bu unsurlar ustaca ve başarılı bir biçimde bir araya gelmiş ve filmin çok yönlü olmasını sağlıyor. Pandorum’un en büyük kozu da özgünlüğü değil, atmosferi zaten. Film, başlangıçta sordurduğu sorularla ilginizi ayakta tutmayı başarıyor. Konu açıldıkça hem pandorum rahatsızlığının, hem de canavarların kol gezdiği karanlık koridorların getirdiği tekinsizlik sizi sarıyor. Filmin sonundaysa tüm soruların cevabı verilip konu başarılı bir şekilde toparlanıyor. Bütün bunlara esas oğlanın uyumakta olan yüzlerce canavarın arasından geçmesi gibi unutulmaz sahneleri de ekleyince filmin tadına doyulmuyor.

Alman aktris Antje Traue, filmdeki onca erkeğe karşı östrojen dengesini tek başına tutturmaya çalışıyor.

Pandorum’un senaryosu güzel bir entrikalar bütünü ve gerilim sunarken önemli sorular sormayı da ihmal etmiyor. Burada anahtar sözcük “yargılamak”. İki önemli yerde geçiyor: Biri Leland’ın ekibi yemeye çalıştığı yer. Burada Bower, ekibi serbest bırakması için Leland’ı ikna etmeye çalışırken “kimse seni yargılamayacak, hayatta kalmak için yapman gerekeni yaptığını biliyoruz, bırak bizi” diyor. Bu cümle yasalara atfen kullanılıyor. İkinci kez ise filmin finalinde, Bower’le Gallo arasında geçiyor. Gemide olan her şeyin sorumlusu Gallo, Bower’e meydan okuyor: Beni yargılayamazsın. Tanrı bile yargılayamaz. Dünya yok oldu. Tanrı yok artık!” Bunlar basit anarşist veya ateist söylemleri değil. Gemideki pandorum hastalığının temelini özetliyor. Yani gerçeği bilen mürettebatın düştüğü boşluğu özetliyor. Öyle ya, tüm kutsal kitaplarda, hatta semavi haricindeki dinlerde bile yer alan kıyameti “ıskalamış” insanlar bunlar. Bu anlamda çok şanslı olabilirler, ama inandıkları her şeyin, memleketlerinin yok olduğunu da gözden kaçırmamak gerek. Senaryonun yarattığı durumun olası psikolojik sonuçlarının üzerine de eğilmesi, pandorum hastalığının sebebini ve dolayısıyla filmin tüm entrikalarının merkezinde duran unsuru daha da sağlamlaştırıyor.

Duvardaki yosunlar, filmin çoklu entrikalı finaliyle ilgili ipuçlarından biri.

Başlangıçta çok daha küçük bir film olması planlanmış Pandorum’un. Senarist Travis Milloy’un bir hapishane gemisinde geçen senaryosu yapımcılar tarafından onaylanıp yönetmen Christian Alvart’a teslim edilmiş. İşin ilginç yanı, Alvart da bir uzay üssünde kim olduklarını hatırlamayan astronotların kahraman olarak seçtiği benzeri bir senaryo üzerinde çalışıyormuş. İki senaryoyu birleştirme fikri hem Travis Milloy, hem de yapımcılar nezdinde kabul görmüş. Belki de bu yüzden bu kadar zengin ve çok boyutlu bir senaryo çıkmış ortaya. Finaldeki tüm sürprizleri tahmin etmeniz zor. Birini bilseniz, 2 tanesini gözden kaçırıyorsunuz. Filmi en büyük zaafıysa şüphesiz 40 milyon dolarlık kısıtlı bütçesi. Pek de çarpıcı olmayan yaratık sebebini burada aramak gerekiyor. Set tasarımlarıysa tamamen fonksiyonel olması için tasarlanmış bir geminin havasını yansıtıyor. Bir ufak bilgi, setler filmde gördüğünüz kadar. Bütçe kısıtlamaları yüzünden koridorları bilgisayar efektleriyle uzatmaktan, setleri bu şekilde daha büyük göstermekten kaçınmışlar. Maliyet düşürmek için efektlerin çoğu 2 boyutlu kompozit efektlerden oluşuyor. Christian Avart’ın, bütçe kısıtlamalarına rağmen başarılı bir atmosfer kurarak yönetmenlik koltuğunun hakkını verdiğini söylemek mümkün. Bir diğer övgüyse oyunculara gidiyor. Usta oyuncu Dennis Quaid ve 3:10 to Yuma filmiyle önemli bir çıkış yapan Ben Foster filmi sürüklüyorlar. Yan rollerdeki Antje Traue, Eddie Rouse ve Cung Le de bu büyüyü bozacak bir şey yapmıyor. Çavuş Gallo’nun gençliğini canlandıran Cam Gigandet de burada bahsedilmeyi hak eden bir isim. Şehrin Azizleri (The Boondock Saints) filminden tanıdığımız Norman Reedus ise bir görünüp bir kaybolan Shepard isimli askeri canlandırıyor.

Bu yaratıkların bir tanesini bile ancak 3 kişi bir araya gelerek öldürebiliyor. Kahramanın yüzlercesinin arasından geçmeye çalıştığı bu sahneyse filmin en gerilimli ve unutulmaz sahnesi.

2009, bilim-kurgu adına önemli filmlerin çekildiği yıl oldu. Epik destan Avatar kadar çok seyirciye ulaşamasalar da Ay (Moon), Yasak Bölge 9 (District 9) gibi filmlerin çok daha uzun ömürlü olacağına, hatta zaman içerisinde Karanlık Şehir (Dark City) gibi bir külte dönüşeceklerine inanıyorum. Pandorum’u da o filmlerin arasına almakta bir beis görmüyorum. Düşük bütçesine rağmen başardıkları, kusursuz atmosferi ve uzun zamandır bir filmde gördüğüm en güzel sürpriz finaliyle Pandorum, “kült” payesini kesinlikle hak eden bir film.

Künye

Yönetmen:
Christian Avart
Senaryo:
Travis Milloy
Christian Avart
Yapımcı:
Paul W. S. Anderson
Yapım yılı:
2009
Oyuncular:
Dennis Quaid
Ben Foster
Antje Traue
Cung Le
Cam Gigandet

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Transformers 4 kesin gibi.
Farscape III. Bölüm: Günahlar ve Sevaplar
Battlestar Galactica senaristi belli oldu
[galeri] Avengers
The Three Musketeers / Üç Silahşorlar (2011)

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!