Öldüren Sis / The Mist (2007)

7 Ocak 2011 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: En Taze Hayaller, Seyirsel, Sinema

Stephen King’le Frank Darabont ortaklığı bugüne dek izlediğimiz en güzel hapishane filmlerinden ikisine, Esaretin Bedeli’yle (The Shawshank Redemption) Yeşil Yol’a (The Green Mile) vesile oldu. Darabont, Stephen King hikâyesinden uyarladığı üçüncü filmde tarz değiştirmeye ve korkuya kaymaya çalışıyor. Peki korkunç olmamasına rağmen iyi bir korku filmi olan Öldüren Sis’in (The Mist) sırrı nedir?

Öldüren Sis (The Mist) geleneksel olduğu kadar etkili bir korku filmi çelişkisini kullanıyor: Zor durumda olana yardım etmemizi gerektiren insani duygular, hayatta kalma içgüdümüze karşı.

David Drayton hayatını film afişleri çizerek kazanmaktadır ve Amerika’nın şirin mi şirin bir sayfiye kasabasında yaşamaktadır. Bir gece çıkan fırtınanın devirdiği ağaç pencereden girerek Drayton’un tamamladığı afişin mahvolmasına sebep olur. Afişi yeni baştan çizmek için malzeme alması gerekmektedir. Fırtına yüzünden elektrikler de kesiktir. Bu sırada göl tarafından bir sis yavaş yavaş yaklaşmaktadır. Drayton oğlunu ve geçmişte mahkemelik olduğu, buzları yeni yeni erittiği komşusunu yanına alarak kasabaya, markete iner. Yolda yakınlardaki bir askeri üste bulunan askerlerin alelacele bölgeyi terk ettiğini görürler. Marketteyse fırtına yüzünden herkes yiyecek stoklamaktadır ve elektrikler kesik olduğundan yazarkasalar çalışmamakta, işler yavaş ilerlemektedir. O yüzden marketin için çok doludur. Ansızın bir yer sarsıntısı olur. Kısa bir süre sonra sis marketin bulunduğu yeri de kaplar. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken kasaba sakinlerinden Dan Miller koşarak içeri girer ve felaket haberini verir: Sisin içerisinde bir şey vardır ve o “şey” birini öldürmüştür. Bu ihtimal pek inandırıcı gelmez. Ta ki market çalışanlarından Norm, dişli dokunaçları olan bir “şey” tarafından öldürülene dek. Hâlâ inanmakta zorluk çekenler olsa da kasaba nüfusunun önemli bir bölümü ön tarafı tamamıyla cam olan bir markette mahsur kalmışlardır ve sisin içindeki “şey”ler hiç de ufak değildir.

Sis, içinde pek çok sürpriz barındırıyor. Bu görüntü, filmin belki de en etkileyici sahnesinin başlangıcı.

Filmi izlerken sürekli olarak şunu düşündüm: İnsanı ne korkutur? Öldüren Sis, bu konuda Stephen King’le Dean R. Koontz’un söylediklerinin üzerine yeni hiçbir şey eklemiyor. İlk yapılan şey, doğal düşmanı olmadığı için kendi kendini avlayan insanı harici bir tehditle karşı karşıya bırakmak. Başka bir deyişle insanı av yapmak. Öldüren Sis, bunu bir başka “boyutun” ekosisteminde bulunan devasa canlıları dünyaya getirerek yapıyor. İkinci yapılan şeyse böyle bir durumda toplumda meydana gelen çatlak ve bölünmeleri yansıtmak. Yani öyle entepüften bir ırkız ki, dişli dokunaçlara yem olurken bile birbirimize destek olamıyoruz. Onun yerine kamplara bölünüyoruz. Ve tehdit ne kadar radikalse en çok taraftar toplayan kamp da o kadar radikal oluyor. Bu noktada dini ortaya sürmek biraz kolaya kaçmak olsa da, King ve Darabont dine karşı çok yönlü bir yaklaşımda bulunarak kendilerini affettiriyorlar. Süpermarketin içerisinde kalanlardan bazıları seküler bir yaklaşım içerisinde ve bu fikri tümden reddediyorlar. Onlar için karşılarındaki korkunç fenomeni sadece mantık yoluyla aşmak mümkün. Belki de bu yüzden filmin sonunda arabaya binip gidenlerden ikisi öğretmen, ikisi görmüş geçirmiş tipler (bunlardan biri olan Ollie’nin arabaya binmeye ömrü vefa etmiyor), biri de sanatçı (ve oğlu). Bunlar haricinde kalanlar dinle yatıp dinle kalkan orta yaşlı bir kadından Tanrı’ya günahkâr kurban eden kana susamış bir tarikat liderine inandırıcı bir şekilde dönüşen Bayan Carmody’nin etrafında toplanıyor. Carmody’ye en güzel cevabıysa motorcu serseri veriyor ve bu iki noktanın ortasını buluyor: Ben de Tanrı’ya inanıyorum ama senin gibi kana susamış bir cani olduğuna inanmıyorum. Filmin “kötülerin” kazandığı finaliyse insanların belirsizlik karşısında ne yapacaklarını şaşırmalarını çok güzel bir şekilde özetlemiş. Darabont, King’in yazdığı finali değiştirmiş ama King bu finali de beğendiğini açıklamış. Hatta hiçbir stüdyonun böyle bir final çekmeye cesaret edemeyeceği bir final yazdığı için Darabont’u takdir etmiş.

Film, insan doğası üzerine en keskin söylemlerini bu karakter üzerinden iletiyor. İnsan ilişkileri zayıf olduğu için kendini dine veren Bayan Carmody, inancı kullanarak güç elde ettikçe hırçınlaşıyor. İşi çocuk kurban etmeye kadar götürüyor.

İnsanların korkuları üzerine bu kadar yazdıktan sonra Öldüren Sis’in hiç de korkunç bir film olmadığını söylemek biraz abes kaçacak sanırım. Evet, heyecanlandırıyor, hatta yer bir hayli geriyor ama korkutmuyor. Bunun sebebi filmin yaratıklarla savaştan çok insanlar üzerine olması. Daha önce yine Stephen King’in hikâyelerinden 2 hapishane filmi uyarlayan Frank Darabont, her ne kadar biraz belgeselimsi çekim tarzına kaymaya çalışsa da bunu pek başaramamış ve film iki arada bir derede kalmış. Belgesel tarzı aksiyon sahnelerine sıkışırken konunun ilerlediği sahnelerde Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) veya Yeşil Yol (The Green Mile) filmlerinden farklı bir şey yapmıyor Darabont. Bu da filmin başlarında hapishane binasının yerini süpermarketin, gardiyanların yeriniyse yaratıkların aldığı intibaını doğuruyor. Sorun Darabont’un beceriksizliğinde değil, bunun daha önce yaptığı bir şey olmamasında. Sanki en sona aksiyon sahneleri kalmış da sahte belgesel tarzı çekimler yapacağını o zaman hatırlamış gibi bir hava var filmde. Böyle düşünmemizin sebebi iki tarz arasındaki geçişlerin çok keskin olması ama Darabont’un her iki tarzı da gayet iyi kotardığını söylemek mümkün.

Daha önce Pan'ın Labirenti (El Labirento del Fauno) filminin görüntü efektlerini yapan CafeFX ekibi, "daha önce hiçbir filmde görmediğiniz yaratıklar" sloganıyla yola çıkmış ve yer yer bunu başarmış.

Filmdeki oyunculuğun da kalburüstü olduğunu söyleyebiliriz. Bir karakter oyuncusu olarak gördüğüm Thomas Jane, belki Mavi Korku’dan (Deep Blue Sea) bu yana en kötü performansını veriyor ama finalde kendini affettiriyor. Carmody rolündeki Marcia Gay Harden filmin parlayan yıldızı. Küçük oyuncu Nathan Gamble da başarılı. Ollie’yi canlandıran Toby Jones rolüne oturmuş olmanın getirdiği rahatlıkla filmi götürürken Andre Braugher kendisinden beklediğimiz performansı gösteriyor. William Sadler da filmin başarılı isimlerinden. Laurie Holden’la köyün ihtiyar öğretmeni Irene Reppler rolündeki Frances Sternhagen’den de bahsetmeden geçmemek gerek. Bahsetmeden geçilmemesi gereken bir diğer isimse (fazla rolü olmamasına rağmen) Jeffrey DeMunn. Oyunculuk açısından dip noktasınıysa dudaklarındaki kıpkırmızı rujla canlandırdığı role taban tabana zıt görünen Sam Witwer. Star Wars: The Force Unleashed adlı bilgisayar oyunundan tanıdığım Witwer’in bu alanda kalmasının daha hayırlı olduğunu düşünüyorum.

Thomas Jane'in oyunculuk alanındaki hünerini görmek için filmin sonunu beklemek durumundasınız.

Çok iyi bir film, Öldüren Sis. Oldukça da keyifli. Darabont’un rejisi kusursuz değil ama her zamanki gibi başarılı. Stephen King’in hikâyesi baskı altında kalan, sürekli avcı olma ihtiyacı hissettiğinden dış etkene rağmen kendi kendini avlayan insanlığa eleştiri getirirken Darabont hikâyeyi ustalıkla senaryolaştırmış. Oyuncular başarılı. Pan’ın Labirenti’nden tanıdığımız görüntü efektleri şirketi CafeFX az parayla mucizeler yaratmış. Her ikisinin de en iyi eseri olmamakla birlikte Öldüren Sis (The Mist) hem Stephen King’in öyküleri, hem de Frank Darabont’un filmleri açısından bir düşüş anlamına gelmiyor.

Künye:

Yönetmen:
Frank Darabont
Senaryo:
Frank Darabont
Stephen King
Yapımcı:
Frank Darabont
Yapım yılı:
2007
Oyuncular:

Thomas Jane
Marcia Gay Harden
Laurie Holden
Andre Braugher
Toby Jones
Jeffrey DeMunn

William Sadler

IMDB

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Prometheus'un konusu resmî olarak açıklandı!
Transformers sevenlere Battleship!
Farscape (IV. Bölüm): The Peacekeeper Wars
Blade Runner / Bıçak Sırtı (1982)
Andrew Niccol'ün sıradaki projesi: The Host

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!