Children of Men / Son Umut (2006)
29 Ocak 2011 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema

“Kıyamet sonrası filmleri toplum laboratuarlarıdır.” Sıklıkla dile getirdiğim ve savunduğum bir görüştür bu. Böyle olmaları şart mıdır? Değildir elbette ama türün en iyi örneklerinin bu konuda gereğini yapan filmler olduğunu da dikkat etmek gerekir. Mad Max serisinden The Road’a (Yol) kadar türün en güzel örnekleri medeniyetin kayboluşunun baskısı altında kalan toplumların neler yapabileceğine dikkat çeker. 2006 tarihli Children of Men de (Son Umut) bunlardan biri. Film, mekân olarak İngiltere’yi kullansa da aslında tüm insanlık adına söyleyeceği şeyler var.

2027 yılının Londra'sı. Devlet propagandası bile şehrin pisliğini ve kasvetini örtemiyor.
2027 yılında İngiltere’deyiz. İnsanlık 18 yıldır kısır. En son doğan çocuk 18 yaşında. Bu yüzden de çok ünlü. Dünya nüfusu giderek azalıyor ve 100 yıl sonra esamisi bile okunmayacak. Ekonomi tamamen çökmüş. Devletlerin büyük bölümü yıkılmış. İngiltere, devlet yapısı ayakta kalan birkaç ülkeden biri. O yüzden de dünyanın her yerinden göçe maruz kalmış ve İngiliz hükümeti göçü durdurmak için radikal önlemler almış. Göçmenlerin hepsi yasa dışı sayılmış. İnsanlık dışı şartlarda yakalanıyor, toplama kampına dönüştürülen yıkık dökük semtlerde yaşıyorlar. Eski bir eşit haklar eylemcisi, bugünün bürokratı, hayatından bezmiş bir halde yaşayan kahramanımız Theo Saron, o gün işten sudan bir bahaneyle biraz erken çıkıp rock müzik dinleyip ot yetiştiren sıra dışı arkadaşı Jasper Palmer’i ziyaret eder. Ertesi gün işe giderken mültecilere eşit hakları savunan “Fishes” adlı bir örgüt tarafından kaçırılır. Theo, örgütün liderinin eski eşi Julian olduğunu öğrenince şaşırır. Eski eşiyse öyle bir şey istemektedir ki, bu iş için sadece Theo’ya güvenebilir: 18 yıldır ilk kez hamile kalmış olan Kee adlı bir kadını, üstelik de bir mülteciyi İnsanlık Projesi adında, bilim adamlarından kurulu ve kendini kısırlığın tedavisine adamış olan (yine gizli) bir oluşuma götürmesini istemektedir. Theo, gönülsüz de olsa bu isteği kabul eder. Ama çıktığı yolda türlü aksilikler çıkacak, örgüt içi hesaplaşmaların arasında kalacak, hem terör suçu işleyen bir devletin, hem de terör örgütlerinin gazabını üstüne çekecek, her şeyini kaybedecektir.

Michael Caine filmde döktürüyor. Clive Owen hiç aşağı kalmıyor.
Film, P. D. James’in hemen hemen aynı adlı romanından (bir “The” kadar fark var) uyarlanmış. Senaryo yazımını Alfonso Cuaron’la Timothy J. Sexton üstlenmiş. Her ne kadar adı geçmese de Clive Owen senaryoya büyük katkıları olduğunu ve tıkanan bazı yerleri açtığını bizzat Cuaron dile getiriyor. Ve her uyarlamada olduğu gibi kitapla film arasında bazı farklar var. Kitaplarda kısırlığın sebebi erkeklerken filmde kadınlar. Bunun için bir sebep verilmiyor. Tanrı’nın gazabı ve çevresel sebepler üzerinde duruluyor ama yakın dönem kıyamet sonrası filmlerin çoğunda olduğu gibi (The Road, The Book of Eli) bu konu hiçbir şekilde açıklanmıyor. Cuaron bunu kasıtlı olarak yaptığını, açıklamalarla dolu filmlerden hoşlanmadığını dile getiriyor. Theo’yla Julian’ın ayrılma sebebi filmde de kitapta da aynı. Ancak kitapta Theo kızını arabayla geri giderken yanlışlıkla ezerken filmde 2008 yılındaki kuş gribi salgını oğullarının ölümüne sebep oluyor. Bunun haricinde film, kitabın dini ve politik mesajlarını da değiştiriyor ve karakterlerini farklılaştırıyor. Tüm bu değişikliklere rağmen P. D. James’in filmi beğendiğini ifade etmeden de geçmeyelim.

İngiliz hükümetleri en çok distopik eserlerden çekmiştir herhalde. Filmde Nazi toplama kamplarına benzer mülteci kamplarına geldiğimizde İngiliz devletinin gerçek yüzünü görüyoruz.
Son Umut (Children of Men) seyircisine kusursuz bir atmosfer sunuyor. Bunun 2 sebebi var. Birinci sebep, yaratılan kıyamet sonrası tasvirin detay seviyesi. Suya sabuna dokunan senaryo, pek çok temayı işlemenin yanı sıra gerçekçi bir gelecek portresi sunuyor. Öncelikle İngiliz hükümetinin 1984’vari birtakım uygulamaları olduğunu görüyoruz. Mültecilere karşı savaşta halktan aldıkları gücü otoriter bir baskı oluşturmak için kullanıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için korkuyu beslemekten, terör saldırıları düzenleyip suçu mültecilerin üstüne atmaktan geri kalmıyorlar. Hikâyedeki bu unsur, 11 Eylül saldırıları etrafında üretilen komplo teorilerini andırıyor. Filmin ilerleyen dakikalarında mültecilerin Nazi toplama kamplarına benzer bir şekilde toplandığı görülüyor. İkiye ayrılıyorlar. Sağ taraftakilerin başına tıpkı Ebu Garib hapishanesinde olduğu gibi siyah bir torba geçirilip kafaya sıkılan tek kurşunla öldürülüyor. Diğerleri insanlık dışı şartlarda yaşamak üzere toplama kampına gönderiliyor. İngiliz hükümeti Amerikan faşizmiyle Nazizm’in bir melezi kimliğine büründürülerek gücü ele geçiren herkesin benzer suçlar işleyebileceği, aynı hatayı yapabileceği vurgulanıyor. Benzeri bir güç savaşı, daha küçük boyutlarda Fishes örgütünün içinde de yaşanıyor.

Filmin karakterlerinin dinle arası pek iyi değil. Filmse bu konuda tarafsız. Kee'nin hamileliğini açıkladığı bu sahneyle Meryem Ana'ya gönderme yaparken Müslümanları baskıyla savaşan bir konuma oturtuyor.
Buna karşın ötekileştirilen mülteciler hiç de resmî söylemin resmettiği gibi değil. Onca dil, din, ırk ve milletten oluşan mülteciler bir arada yaşamayı başarıyor. Bunda büyük bir baskı altında olmalarının da etkisi var tabii. Bu noktada Almanların durumu enteresan. II. Dünya Savaşı’ndaki Yahudileri andırıyor Almanlar. İlk başta bunun Almanya’nın mevcut ekonomik durumuna gönderme olduğunu düşündüm ancak daha sonra giyim tarzlarının da o dönemdeki Musevileri andırdığını fark ettim. İngilizler güç peşindeyken yaşama savaşı veren mülteciler çok daha iyi geçiniyor. Kamplara bölünmüş olsalar da çatışmalar çok yaygın değil. Bunu mülteci kampında görüyoruz. Çok büyük bir çıkar çatışması olmadığı sürece günler nispeten sakin geçiyor. Üstelik tüm etnik gruplar, baskıcı İngilizlere karşı birlik oluyor. Bu noktada filmin dine yaklaşımı da enteresan. Theo, Kee’ye nasıl hamile kaldığını sorduğunda hâlâ bakire olduğunu söyleyerek şaka yapıyor, sonra da bunun çok garip bir inanış olduğunu söylüyor ve pek çok erkekle birlikte olduğunu çekinmeden anlatıyor. Buna karşın Meryem Ana gibi Kee de hamile olduğunu bir ahırda söylüyor. Buna ek olarak film, faşist İngiliz hükümetinin baskısına karşı Müslümanları oldukça aktif bir noktada tutuyor. Gösteriler düzenliyorlar, askerlerle çatışıyorlar.

Mülteci kampından bir enstantane. Bazı duvarlarda Arapça "isyan" yazıyor. Müslüman cenazesinde "Allah-u ekber" diye bağıran halk, biraz sonra ellerinde taşıdıkları silahları İngiliz askerlerine doğrultacak.
Children of Men, iş karakterlere geldiğinde biraz daha bilinen bir yoldan ilerliyor. Klişelere biraz daha fazla yer veriyor. Baş karakter Theo Faron tipik bir “isteksiz kahraman”. Eylemciyken yaşadığı travma yüzünden her şeyden vazgeçip ortama uymuş, evliliği yıkılmış, hayatta hiçbir amacı kalmamış bir insan. Ve söylememe gerek yok herhalde, üstlendiği görev ona yeni bir amaç, hayata tutunabileceği yeni bir dal veriyor. Bu yüzden de çıktığı yolculukta giderek yalnız kalsa bile pes etmiyor. Theo Feron’un arkadaşı Jasper Palmer’e de uçuk bilge rolü biçilmiş. 68 gençliğinin 2027 şubesi gibi. Komplo teorileriyle ilgileniyor. “Çilek aromalı ot” gibi uçuk kaçık projeler üretiyor ama Theo’nun akıl hocalığını üstlenmekten de geri kalmıyor. Karakterin bütün o uçarılığının arkasında bir yaşanmışlık olması inandırıcılığını arttırıyor. Kee ise klasik isyankâr genç. Üstlendiği misyonun öneminin farkında, ama bununla başa çıkabilmek için bir baba figürüne ihtiyaç duyuyor. Anne rolü biçtiği Julian Taylor’un eski kocası Theo Faron, bu iş için biçilmiş kaftan. Fishes üyesi Luke, güce duyduğu açlıkla İngilizlerin filmdeki genel profiline uygun davranıyor ve kesinlikle şaşırtmıyor. Eskiden ebelik yapan Miriam da kesinlikle kalıpların dışına çıkmıyor. Rüşvet karşılığı Theo’yla Kee’ye yardımcı olan toplama kampının güvenlik görevlilerinden Syd bile klişe konusunda diğer karakterleri tamamlıyor. Anlayacağınız film, gelecek tasviri çizerken kullandığı yaratıcılığı karakterler konusunda tekrarlamıyor. Peki bu rahatsız ediyor mu? Hayır.

Teker teker avlanacak olan ekip başlangıçta bu şekilde: Theo'nun eski eşi Julian, yanında sağ kolu Luke, arkada Theo, ebe Miriam ve hamile Kee. Karakterler klasik olsa da hikâyenin içinde son derece iyi işliyorlar.
Filmin etkileyiciliğinin ikinci sebebiyse filmin işçiliği. Pek de sevmediğim Clive Owen şaşırtıcı bir performans sergiliyor. Julianne Moore pek fazla görünmese de sahneyi dolduruyor. Serenity filmiyle tanınan, American Gangster’de de başarılı olan Chiwetel Ejiofor boşuna meşhur olmadığını kanıtlıyor. Michael Caine’in de iyi olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. Kee’yi canlandıran Clare-Hope Ashitey de övgüyü hak ediyor. Ancak filmi film yapan Alfonso Cuaron’un ince işçiliği. Senaryo yazımını da üstlenen Cuaron, hikâyesini anlatmak için hiçbir şeyden kaçınmıyor. Dramatik yapıyı kilim gibi dokuyan Cuaron, zor numarala denemekten de çekinmiyor. Filmin 3 tane uzun çekim sahnesi var. Bu sahneler tek bir plandan oluşuyor. Kee’nin doğum sahnesinde 199, yoldaki pusu sahnesinde 247, sondaki büyük çatışma sahnesinde 454 saniye boyunca kamera açısı değişmiyor. Cut geçiş yok. Aslında bu uzunlukta çekimler yapılmamış, 1’er dakikanın biraz üzerinde yapılan çekimler bilgisayar yardımıyla birleştirilmiş olsa da, sahnelerin muhteşem koreografilerini düşündüğümüzde yapılan işin hiç kolay olmadığını anlayabiliriz. Her bir sahnenin hazırlığı 14 gün sürmüş ve her bir segmentin çekimleri 5 saatte tamamlanmış. Cuaron’un katlandığı bu zorluk atmosfere çok şey katmış ve unutulmaz sahnelerin ortaya çıkmasına vesile olmuş.

Tek seferde çekilmiş süsü verilen aksiyon sahneleri "oradayım" hissini kusursuz bir şekilde veriyor. Alfonso Cuaron'un yönetmenlik işçiliği göz dolduruyor.
Son olarak müzik ve mekânlara da değinmeden geçmemek lazım. John Tavener’in müzik işçiliği filme çok yakışıyor ama Cuaron, seçtiği şarkılarla da göndermeler yapmaktan geri kalmıyor. İngilizlerin mülteci kampına girerken çalan ve The Libertines tarafından söylenen şarkının Auschwitz toplama kampının girişinde yazan “Arbeit Macht Frei” olması, İngiliz hükûmetine yapılan Nazizm göndermesini tamamlayıcı nitelikte. Ayrıca Jasper, Theo’nun çocuğunun ölümünün sebebini anlatırken arkada çalan şarkı da Gustav Maler’in kendi çocuklarının ölümü üzerine yazdığı Kindertotenlieder (Çocuk Ölümleri Şarkısı). Benzeri bir titizliği mekân seçimlerinde de görmek mümkün. Theo’nun işyeri, bürokrasinin evi devlet dairesi alabildiğine kasvetli. Zenginlerin ve üst düzey yöneticilerin kaldıkları mekânlarsa ışıl ışıl ve steril. Mülteci kampı yıkık dökük. Jasper’in gizli evi, gerçekten de Theo’nun kaçıp gitmek isteyeceği kadar yemyeşil. Fishes’in çiftliğiyse devlet dairesiyle Jasper’in evinin arasında bir yerlerde. Ama beni en çok etkileyen yıllardır kullanılmadığı için harap halde olan, içinde geyiklerin dolaştığı, Theo’nun Syd’lu buluşmak için kullandığı okulun hali oldu. Bütün bu isabetli seçimler hem filmin atmosferini tamamlıyor, hem de çizilen gelecek portresinin inandırıcılığını arttırıyor.

Filmin geçtiği mekânlar içerisinde beni en çok etkileyen bu ilkokulun hali oldu.
Children of Men, izlediğim en iyi kıyamet sonrası filmlerinden biri. Çizdiği gelecek portresiyle, düşündürdükleriyle, değindikleriyle, senaryosu ve işçiliğiyle diğer filmlerden çok daha farklı bir konumda duruyor. Her türlü eserde zaten geleceği ve umudu simgeleyen “çocuk” kavramını temeline oturtarak muhteşem bir kıyamet sonrası disütopya hikâyesi anlatıyor. Bu da onu unutulmazlar arasına sokuyor. Son 10 yılın en iyi filmlerinden birini çektiğin için teşekkürler, Alfonso Cuaron.
Künye:
Yönetmen:
Alfonso Cuaron
Senaryo:
Alfonos Cuaron
Timothy J. Sexton
Clive Owen
Yapımcı:
Hilary Shor
Iain Smith, Tony Smith
Yapım yılı:
2006
Oyuncular:
Clive Owen
Julianne Moore
Chiwetel Ejiofor
Michael Caine
Clare-Hope Ashitey
Pam Ferris












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)


