Alice in Wonderland: Burton’un 3. Boyutla İmtihanı

16 Mart 2011 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Seyirsel, Sinema

Alice en sevdiğim masaldır. Pek çok kişinin, özellikle eğitimcilerin hoşuna gitmez ama benim favorimdir. 1865’te piyasaya çıkan bu enteresan, çarpık ve eşsiz eseri, sinemanın enteresan, çarpık ve eşsiz yönetmeni Tim Burton’un beyaz perdeye uyarlayacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Eser, Burton’un tarzına çok uygundu. Orijinalini birebir anlatmayacağını bildiğimden, bir de American McGee’s Alice bilgisayar oyunundakine benzer değişiklikler yaparsa tadından yenmeyeceğini düşünmüştüm (“daha hafif ve iyimser olacak” açıklamasından sonra American McGee’e Alice’in filminden pek bir beklentim yok). Peki Tim Burton ve Alice in Wonderland bu beklentilerimi karşıladı mı?

Alice'in kitaptaki halini filmde çok az görebiliyoruz.

Alice’in bildiğimiz haliyle başlıyor film. Babası ticari bir deha olan Alice, her gece kâbuslar görmektedir. Daha doğrusu hep aynı kâbusu görmektedir. Babası Alice’i teselli edip tekrar yatırdıktan sonra 10 yıl ileri gideriz. Alice 19 yaşındadır. Artık evlenme çağındadır. Gittiği partide toplumun kendisinden beklentisi de budur: İstemediği biriyle de olsa evlenecek, çocuk doğuracak, evinin kadını olacaktır. Aksi takdirde hayatı “boşa geçecek”tir. Ne de olsa yüzünün güzelliği gelip geçicidir. Alice’in bütün bunları reddedesi vardır ama pek cesareti de yoktur. Herkes ona nasihatler verip telkinlerde bulunurken Alice çalıların arasında yelekli, beyaz bir tavşan görmeye başlar. Yapılan evlilik teklifine cevap vermeden tavşanın peşine düşer. Tavşanın yerdeki bir delikten atladığını görür. Deliğin başına gelmiş neler olduğuna bakarken o da aşağı düşer. Kapılarla dolu bir odadır. Bir masanın üzerinde bir anahtar ve iksir vardır. Anahtarın açtığı kapı, Alice’in geçemeyeceği kadar küçüktür. Alice iksiri içip küçülür ve kapıdan geçer. Artık başka bir diyardadır. Burada da kendisinden beklenen bir şey vardır: Kupa Kraliçesi’yle Ak Kraliçe’nin arasındaki husumeti çözmesi ve Ejdercenk’i öldürmesi (Ejdercenk, Jabberwocky şiirinin Nihal Yeğinobalı tarafından yapılmış muhteşem çevirisinde geçer). Alice, gerçekten kehanetteki Alice olup olmadığından bile emin değilken olaylar kendisini bu çatışmanın içerisine çeker.

Muhafazakâr toplum, Alice'ten görev bekler.

Alice in Wonderland’in en büyük sorunu filmin önemli bir bölümüne hâkim olan “ben bunu daha önce bir yerlerde görmüştüm” hissi. İzlerken özellikle Tim Burton’un eski filmleri geldi aklıma. Birkaç aksiyon sahnesinde Beterböcek’i (Beetlejuice) andım. Cheshire Kedisi’ne rastladığı ormanı Burton’un animasyonlarında kullandığı görsel tarza çok yakın buldum. Sondaki satranç tahtası ve arkasındaki yıkıntıyı American McGee’s Alice’e biraz fazlaca benzettim. Hatta, belki de artık benzerlikler aramaya başladığımdan Ay’ın Cheshire Kedisi’nin gülümsemesine dönüştüğü sahneyi Batman’in çağrı ışığına benzettim. Aklıma takılan bir diğer benzerlik de, Alice’in kitapta şöyle bir değinilen ama filmde kendisine nispeten geniş bir yer bulan Bandersnatch’in (yine Nihal Yeğinobalı’nın tabiriyle Yakvakvak) sırtına binip gezdiği sahneler. Nedense bana Wolfgang Petersen’in 1984 tarihli klasiği Bitmeyen Öykü’de (The Neverending Story) Atreyu’nun Falcor’un sırtına bindiği sahneleri hatırlattı. Ejdercenk’in öldürülüş biçimiyse Yüzüklerin Efendisi: Kral’ın Dönüşü’nde Arwen’in Cadı Kral’ın Nazgülünü öldürdüğü sahnenin neredeyse birebir aynı (Ak Kraliçe’nin sarayının bazı yerleri de Ayrık Vadi’ye benziyor zaten). Karşımızdaki film, en azından görsel tasarım anlamında özgün bir öykünün nevi şahsına münhasır bir yönetmenin elinden geçerek beyazperdeye uyarlandığına inandırmakta zorlanıyor.

Ağaç dallarının şekline dikkat. Tim Burton aynı tasarımı Beterböcek (Beetlejuice), Noel Kâbusu (A Nightmare Befor Christmas) ve Ölü Gelin'de de (Corpse Bride) kullanmıştı.

Senaryo, görsel tasarımın bu açığını kapatamıyor. Alice 9 yaşından 19 yaşına getirilmiş. Böylece senaristi ve yapımcıları kadın olan filmde feminist söylemlere de yer verilmiş. Harikalar Diyarı’nın adı da Yer Altı Diyarı olarak değiştirilmiş. Ancak film, zaten Yer Altı Diyarı’nın Harikalar Diyarı’na dönüşüm sürecini anlatıyor. Muhafazakâr toplum, Alice’i kendi isteklerinin dışında yönlendirerek “aynılaştırmak” istiyor. Alice’in Harikalar Diyarı’na ilk geldiğindeki şaşkın halini üzerinden atıp cesaretini toplaması, hatta korkularını simgeleyen Ejdercenk’i kılıçtan geçirmesi, gerçek dünyaya döndüğünde toplumun dayatmalarına karşı çıkıp kendi hayatının dizginlerini eline alacak cesareti toplamasını sağlıyor.

"Johnny Depp üzerine düşeni yapıyor ama ikinci bir Jack Sparrow beklemeyin."

Buradan hareketle diyebiliriz ki filmdeki Alice, Joseph Campbell’in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında çizdiği yolu neredeyse birebir takip ediyor. Önce maceraya çağrı, (beyaz tavşanın takip edilmesi, aşağı düşülmesi, büyümek ve küçülmek için kullanılan iksir ve kekin üzerinde “ye beni”, “iç beni” gibi davetkâr cümlelerin yazılı olması ki, bu eserin aslından gelen bir şey) çağrının reddi (doğru Alice olduğundan kendisinin bile emin olmaması, “hayatıma mal olsa bile Ejdercenk’i kılıçtan geçiremem” repliği), doğa üstü yardım (Çılgın Şapkacı), geçirdiği sınavlar (hayatında ilk kez kendisine gösterilen yoldan ayrılıp kehaneti reddederek Kupa Kraliçesi’nin şatosuna gitmesi, Vorpal kılıcının elde edilmesi ve Alice’in “o” Alice olduğunun kendi dâhil herkesçe kabullenilmesi), en sonunda kahramana dönüşümün tamamlanışı (Ak Kraliçe’nin şövalye zırhını giyip Vorpal kılıcını kuşanması) ve kötülüğü yok etmesi. Senaryonun da görsel tasarım gibi özgün bir şeyler sunmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz ama belli bir temponun tutturulduğu, hikâyenin işlediği de bir gerçek.

Alice Bandersnatch'in sırtına binince nedense aklıma Bitmeyen Öykü (The Neverending Story) geldi. Ah, Falcor, nerelerdesin?

Neyse ki filmin geri kalanında her şey yolunda. Alice’i canlandıran Mia Wasikowska’nın başarılı bir çıkış yaptığına, adını daha sonra da duyacağımıza şüphe yok. Kupa Kraliçesi’nin canlandıran Helena Bonham Carter “Alın kellesini!” diye bağırırken o kadar şirin ki koca kafasını ellerinizin arasına alıp balık suratı yapmak istiyorsunuz. (iyi miyim ben?) Johnny Depp, Çılgın Şapkacı rolünde kendisinden bekleneni veriyor ama ikinci bir Jack Sparrow beklemeyin. Geleceğe Dönüş serisinden tanıdığım, beyaz perdede daha çok görmek istediğim Crispin Glover, Stayne rolünde yeteneklerini sergiliyor. Anne Hathaway, Ak Kraliçe rolüne cuk oturmuş ve asil olduğu kadar komik. Matt Lucas, hem Tweedledee’yi hem de Tweedledum’u canlandırıyor ve bu iş için biçilmiş kaftan. Filmin seslendirme kadrosu da başarılı. Son olarak Tron Efsanesi (Tron Legacy) filminde Castor olarak izlediğimiz, filmin oyunculuk onurunu tek başına kurtaran Michael Sheen bu filmde Beyaz Tavşan’ı seslendiriyor. Cheshire Kedisi Stephen Fry’a, Mavi Tırtıl Absolom ise Alan Rickman’a emanet edilmiş. Tim Burton’un yer yer fantastik, yer yer çocuksu reji tarzı da kendisinden beklediğimiz gibi. Bir diğer övgüyse filmin müziklerine gidiyor. Tim Burton – Danny Elfman ortaklığı alışkın olduğumuz bir şey ama Elfman, Alice’in temaz müziğiyle John Williams’ın Harry Potter’daki Bubble Bubble yorumundan bu yana dinlediğim en “büyülü” müziğe imza atmış.

Kupa Kraliçisi'ni canlandıran Helena Bonham Carter ile Stayne'i canlandıran Crispin Glover'ın karşıkıklı döktürdüğünü söylemek mümkün.

Son tahlile geldiğimizde ünlü yönetmenin 3 boyut teknolojisiyle ilk imtihanı için “Tim Burton Tekrarlar Diyarı’nda” demek haksızlık olur belki. Ama Lewis Carrol’un bu özgün şaheseriyle sinemanın en özgün yönetmenlerinden birinin birlikteliğinden ortaya çıkmasını umduğumuz film bu değil. Eğlenceli bir film ama beklentilerimizin altında kalıyor. Bunda da 3 boyut teknolojisinin maliyeti yüzünden Burton’un pek risk almak istememesi en büyük etken sanırım.

Künye:

Yönetmen: Tim Burton
Senaryo:
Linda Woolverton
Yapımcı:
Jennifer Todd, Suzanne Todd
Yapım yılı: 2010
Oyuncular: Mia Wasikowska, Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Crispin Glover, Anne Hathaway, Stephen Frye, Alan Rickman, Matt Lucas

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Beowulf: Erkeğin aklı...
My Iz Budushchego: Rus Usulü Fantastika
Equilibrium: 3 büyük disütopyanın bileşkesi
Game of Thrones'un 3. sezonu ve gelecek planları.
Yeniden çevrimin suyunun suyunu çıkarmak!

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!