Battle: Los Angeles / Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı (2011)
18 Mart 2011 tarihinde Üstar Kaan ZANBAKCI tarafından gönderilmiştir.
Kategori: Seyirsel, Sinema
Uzaylı istilası mı? Dünyayı başımıza yıkacaklar yine. Yok kardeşim. Roland Emmerich’ten, Skyline’dan (Yukarıdaki Tehlike) çok fena ağzım yandı. Fragmanına bakayım? Hmmm. Fena değilmiş ama çok gördük bunları. Kaşarlandık artık. Fragman filmidir kesin bu da. Başrolde kim varmış? Aaron Eckhart? Gişe filmlerinden pay kapmak için Liam Neeson gibi ruhunu şeytana satan yetenekli oyuncular kervanına biri daha katıldı galiba. Hayır, The Core’da (Çekirdek) gördük zaten aksiyon filmlerinde ne yapıp ne yapamadığını. Bridget Monaghan da varmış. I, Robot (Ben Robot)’tan sonra kaybolmuştu beyaz perde diyarından. Neyse, Michelle Rodriguez’in bu filmde de ölüp ölmeyeceğini görmek için seyredilir hiç olmazsa…
…diye gittim ben bu filme. Önyargı kötü şey nitekim.

Film, karakterlerini hızlı bir şekilde tanıtıp aksiyona dalıyor.
Los Angeles savaşı, doğrudan savaşın etkilerini gördüğümüz bir sahneyle açılıyor. Helikopterle çatışma bölgesine doğru gidiyoruz. Sonra 24 saat öncesine dönüyoruz. İstifasını veren Kıdemli Üstçavuş Michael Nantz, Irak Savaşı’nda adam kaybetmenin ağırlığı altında ezilmektedir. Mevcut bölüğünü savaşa hazırladıktan sonra ordudan ayrılacaktır. Bu esnada televizyonda dünyaya yaklaşan meteorlar olduğu haberleri verilmeye başlanır. Bu meteorlar kümeler halinde 20 şehrin yakınlarına düşecektir. Kısa bir süre sonra meteorların meteor olmadığı anlaşılır. Uzaylılar dünya işgaline başlamıştır. Nantz apar topar bir bölüğün başına getirilir. Bu bölük Irak’ta adam kaybettiği için kendisine güvenmeyen ve acemi eğitimini yeni tamamlamış askerlerden ve yine subay okulundan yeni mezun olmuş bir teğmenden oluşmaktadır. Nantz, içlerinde en kıdemli askerdir ve savaş durumu yüzünden isteksiz de olsa asker kalmaya devam edecektir. Dünya artık topyekûn savaş halindedir. Los Angeles’ın da bir bölümü bombardıman uçaklarıyla yerle bir edilecek hava güçleri olmayan uzaylıların işi bitirilecektir. Ancak bu işler, göründüğü kadar kolay olmayacaktır. Hem insanlığı, hem de sivilleri kurtarmak üzere bombardıman başlamadan önce karakola gidip geri dönmek zorunda olan Nantz ve bölüğünü kötü sürprizler beklemektedir.

Haber bültenleri kullanılarak filmin arkaplan hikâyesine zamandan çalmadan büyük katkılar yapılabilirdi. Kaçırılmış olan bu fırsat, senaryonun elini çok zayıflatıyor.
Los Angeles Savaşı, türün uzun zamandır unutulmuş olan bir gereğini yerine getiriyor: Karakterlerini tanıtmaya çalışıyor. Açılış sekansından sonra 24 saat öncesine döndüğümüzde bölükte görev yapacak olan askerlerin hepsini şöyle bir tanıyoruz. Kimi bölükteki yakın arkadaşıyla düğün hazırlıkları yapıyor, kimi kardeşinin mezarını ziyaret ediyor, kimi artık yükünü taşıyamadığı ordudan istifa ediyor, kimi de hamile eşini öperek işe gidiyor. Bu meseleyi küçümsememek gerekir. Zira felâket filmi demek, bu karakterlerin büyük bölümünün harcanması demek. Bu kıyımın seyirci üzerinde etkili olabilmesi için seyircinin karakterlerle bir bağ kurması gerekir. Aksi takdirde filmin bir 2012’den farkı kalmaz. “Los Angeles Savaşı’ndaki karakterlerin hepsinin ciğerini bileceksiniz, ailenizden biri gibi olacaklar” demiyorum ama bu konuda iyi kötü bir çaba gösterilmiş. Filmin ortasında perdeye çıkıp yarım saat sonra ölen karakterler için bile bir arkaplan hikâyesi yazılmış ve bir şekilde seyirciye ulaştırılmış. Ancak bu arkaplan hikâyelerinin birkaç cümlelik şeyler olduğunu belirtmekte de fayda var. Yani filmin böyle bir içeriği olsa bile karakterlerle ne kadar bağ kurabildiğimiz tartışılır ama pek çok türdeşi bu safhayı es geçince, yani yoklukta bu kadarcık bir hikâye kırıntısı bile insanı çölde serap görmüş gibi sevindiriyor (vaha demedim dikkat ederseniz). Filmin bir diğer olumlu noktasıysa, ölen karakterin 5 dakika sonra unutulmaması. Sıcak çatışma esnasında kimse bir şey belli etmiyor ama ortalık biraz durulunca gözler doluyor. Üstelik bu, film boyunca bu şekilde devam ediyor. “Bir sahnede andık, hadi yola devam edelim” gibi göstermelik bir durum yok ortada. Abartılı kahramanlık ve Nantz’la Irak’ta ölen askerlerinden birinin kardeşi arasındaki aşırı duygusallık içeren sahneleri saymazsak karakterler (altını çizerek söylüyorum) türün pek çok çöp filmine kıyasla daha gerçekçi, daha insani tepkiler veriyor.

Uzaylıları görüp görebileceğiniz bu kadar işte. Göründükleri daha çok sahne var, ama hiçbirinde bundan daha iyi görünmüyorlar.
Ama maalesef Los Angeles Savaşı sadece (yine altını çiziyorum) görece iyi yönlerden oluşmuyor. Öncelikle film boyunca uzaylıları adam akıllı göremeyeceksiniz. Los Angeles Savaşı, Cloverfield (Canavar) filmindeki gibi sahte belgesel (sahtesel?) tarzında çekilmiş. Aslında sevdiğim bir şey olsa da bu filmde yer yer abartıya kaçılmış. Bir iki sahnedeyse gözden kaçırılıp hiç kullanılmamış. Bu sahneler biraz sırıtıyor o yüzden. Ama ne yazık ki o sahnelerde uzaylılar yok. Birkaç sahnede daha net görüp merakımızı giderebilseydik keşke. Filmin bir diğer zaafıysa hiçbir yenilik içermemesi. Uzaylı istilası filmlerinin klişeleriyle savaş filmlerinin klişelerini bir araya getirmek çok da büyük bir yenilik olmasa gerek. Yer yer aşırıya kaçan kahramanların nerede ne yapacağını kestirmek hiç zor değil. Uzaylıların geliş amaçlarıysa çok basit. Hani bir yere gerekmese dahi arabayla gittiğinde “suyla mı çalışıyor” denir ya? Uzaylıların gemileri hakikaten öyle. Bunu sürprizbozan olarak görmüyorum, çünkü filmin başında söyleniyor, ortasında teyit ediliyor ve bu konuya bir daha dönülmüyor. Tamam, film daha ziyade kapana kısılan bölüğün ve sivillerin kurtulma çabasına odaklanıyor ama sağda solda açık olan televizyonlardaki haber bültenleri daha verimli kullanılabilirdi diye düşünüyorum. Bütün bunlar senaryonun elini bir hayli zayıflatıyor. Bir diğer şikâyetimse tıpkı Independence Day (Kurtuluş Günü) filmindeki gibi Amerikalılar dünyayı kurtarıyor olması. Biz sıkıldık, onlar kurtarmaktan sıkılmadı. Tek tesellim, bu filmin “olması gerektiği gibi” bir Independence Day olması.

Filmin klişe karakterleri: Tecrübesiz komutan, kıdemli ama bıkkın astsubay, evelenecek asker, kankası komik asker, panik olan acemi asker, silahlı dişi asker, komutana hıncı olan asker... Mesajı aldınız sanırım.
Yönetmenlik koltuğu Jonathan Liebsman’a emanet edilmiş. Liebsman daha önce Texas Chainsaw Massacre: The Beginning (Texas Katliamı: Başlangıç) ve The Killing Room filmlerini yönetmiş. Battle: Los Angeles’ta yer yer ipin ucunu kaçırıyor ve vasat bir performans sergiliyor. Yine de Clash of the Titans’ın (Titanların Savaşı) 2012’de gösterime girecek olan devam filmi Wrath of the Titans’ta ilk filmin yönetmeni Louis Leterrier’in üzerine çıkabileceği açıkça görülüyor. Senaryoysa başrollerini John Travolta, Madeline Stowe ve James Cromwell’in paylaştıkları The General’s Daughter (Generalin Kızı)’nı da yazan Christopher Bertolini’ye ait. Filmde adı geçmese de Lethal Weapon (Cehennem Silahı) filmlerinden tanıdığımız Shane Black de senaryoya katkıda bulunmuş. Kim bilir, belki de karakterlerin var olan derinliğini ona borçluyuzdur. Filmi izlediğiniz zaman başrole neden Aaron Eckhart’ın seçildiğini anlıyorsunuz. Nantz karakteri, tecrübeli oyuncunun da çabalarıyla akıllarda yer ediyor ve Eckhart filme çok şey katıyor. Hatta role büyük geldiğini bile söyleyebiliriz. Babel (Babil), Shooter (Tetikçi) filmlerden tanıdığımız Michael Peña, Michelle Rodriguez ve Bridget Monaghan filmin isim yapmış diğer oyuncuları ve kendilerinden bekleneni veriyorlar. Filmin geri kalanıysa meşhur olmayan oyunculardan oluşuyor ama onlar da görevlerini layığıyla yerine getiriyorlar. Zaten fazla bir oyun gücü istemeyen bir filmde yeteri kadar doğallar.

Filmin karakterlerinin davranış biçimi, Los Angeles Savaşı'nı çöplükten kurtarıyor ama fazla uzaklaştırmıyor.
Battle: Los Angeles, eğlence sinemasının düzgün işler çıkardığı 80’li yıllar gibi bir dönemde iyi filmlerin arasında kaynayıp giderdi. Ancak ortalığın Roland Emmerich, Michael Bay, Lois Leterrier, Üwe Boll gibi zıpırlara kaldığı günümüzde aradan sıyrılmayı başarıyor. Bunun sebebi şahane bir film olması değil ne yazık ki. Ama o kadar susamışım ki, birtakım şeyleri doğru yapan veya en azından yapmak için çaba gösteriyormuş gibi görünen bir film gördüğünde hakkında çok fazla olumsuz şey yazmak gelmiyor içimden. Türün (benim gibi) meraklıları, geçmişte ağzımızı yakan bazı filmlerdeki gibi “büyük aile” pohpohlaması, tehlike anında gevezelik yapan kahramanlar, son anda kurtulma sahneleri olmadan (son bir kez daha altını çiziyorum) nispeten doğru bir örneğini izlemek için sinemaya gidebilir. Geri kalanlar içinse Los Angeles cephesinde yeni bir şey yok.
Künye:
Yönetmen: Jonathan Liebsman
Senaryo: Christopher Bertolini (Shane Black’in katkılarıyla)
Yapımcı: Neal H. Moritz
Yapım yılı: 2011
Oyuncular: Aaron Eckhart, Michelle Rodriguez, Ramon Rodriguez, Bridget Monaghan, Michael Peña, Ne-Yo












![Öteki Sinema [B-Blog] 001 – Öteki Sinema](http://www.hayaliicraat.com/wp-content/uploads/2009/07/otekisinema.png)


