Equilibrium: 3 büyük disütopyanın bileşkesi

21 Temmuz 2011 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: En Taze Hayaller, Hayalî İcraatlar, Seyirsel, Sinema

Zaman ilerledikçe, teknoloji geliştikçe disütopyaların önemi daha da artıyor. Zira biraz abartılı olsalar da bu eserlerin tasvir ettikleri geleceğe daha çok yaklaşıyoruz. Hükümetler, “sizin için hayatı kolaylaştıracak” diye pazarladıkları pek çok şeyle halklarını takip ediyor. Terör bahanesiyle haklarımız elimizden alınıyor. Yaşanan bu gibi gelişmeler akla öncelikle George Orwell’in 1984’ünü, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ini ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sını getiriyor. Bu disütopyaları akla getiren tek şey dünyanın neredeyse her toplumunda özgürlüklerin kaybedilmesi değil elbet. İncelememize konu olan Equilibrium da bu 3 büyük disütopyanın bir bileşkesini sunuyor.

Sean Bean, filmde kısa ama hayati bir rol üstleniyor. Preston'un yolculuğunu tetikleyen şeylerden biri.

Equilibrium, geleceğin hayali bir şehir devleti olan Lybria’da geçiyor. 3. Dünya Savaşı yaşanmış, dünya yerle bir olmuş ve bütün bunlar totaliter bir rejimin doğmasına sebep olmuş. Savaşın çıkmasından insanların duyguları sorumlu tutulmuş. Duyguları baskılayan Prozium adlı bir ilaç geliştirilip tüm Lybria vatandaşlarının her gün alması mecbur tutulmuş. Duyguları tahrik eden materyallerse yasaklanmış. Tabii her sistem gibi, Lybria’nın yönetimi de kendi muhaliflerini doğurmuş. İsimsiz bir direniş hareketi el altından sanat eserlerini topluyor, bunların evlerinde muhafaza ediyor ve hepsinden kötüsü, duygularını yaşayıp sistemle mücadele ediyor. Sistemin muhaliflere cevabıysa “Tetragramaton keşişleri”. Özel eğitimli bu birlikler duygusal insanları bulmak konusunda uzmanlaşmış. Bu tür duygu suçluları yakalandığı zaman önce sanat eserleri, daha sonra da bizzat kendileri yakılıyor. John Preston da bu keşişlerden biri, hatta en iyisi. Kendi ortağını bile “duygu suçlusu” olarak yakalıyor. Ama kaderin garip bir cilvesi sonucu Prozium’un bir dozunu alamıyor ve hissetmeye başlıyor. Hissettikçe de hoşuna gidiyor. Ama bu durum işleri karıştırıyor. Bizzat yakaladığı Mary O’Brien adındaki kadın ve direnişçilerle olan ilişkisi, Preston’un iç dünyasıyla dış dünyasının arasındaki uyumsuzluğu arttırıyor. Otorite isyan hareketini bitirmesini beklerken kahramanımız onlara katılmak istiyor. Başka bir deyişle John Preston, geçmişiyle geleceği arasında sıkışıyor ve bu konuda Mary O’Brein’dan başka kimseden yardım alamıyor.

Senarist Kurt Wimmer, "söyletme, göster" düsturuna uyarak John Preston'un taraf değiştirmesini seyirciye başarıyla yansıtıyor. Preston'un yağmur altındaki şehir manzarasını görmek için camdaki naylonu yırttığı bu sahne, filmin en iyilerinden biri.

Equilibrium özgün bir film değil ama bazı konuları başarılı bir şekilde halletmiş. Bu konuların başında da John Preston’un taraf değiştirmesi yatıyor. İlacını yere düşürüp kıran Preston, o günlük dozunu alamayınca hissetmeye başlıyor. Hissettikçe de hoşuna gidiyor. Filmografisinde vasatı aşan pek çok film bulunan senarist Kurt Wimmer, bunu söyletmeden, göstererek yaptığı için bu sahneleri izlemek keyif veriyor. Her ne kadar çok yaratıcı olmasalar da eldivenlerini çıkarıp çeşitli yüzeylere dokunması, odanın camını örten naylonu yırtıp yağmur altındaki şehri izlemesi gibi şeyler, size karakterin durumu hakkında bilgi veriyor. Preston’la yakaladığı ve idama mahkûm ettirdiği Mary O’Brien arasındaki her sahneyse filmin hanesine artı puan olarak yansıyor. Başlarda 2 ayrı uçta olan karakterler, Preston’un hissetmeye başlamasıyla ortada buluşuyor. Preston’un durumunu Mary O’Brien’a ilan ettiği sahneyse tartışmasız filmin en güzel sahnesi. Duygusuz insanların üzerinden duyguları yüceltmeyi son derece başarılı bir şekilde oturan Kurt Wimmer, iş disütopya yaratmaya geldiğinde kolaya kaçıyor. 1984’ün siyasi yapısı, Fahrenheit 451’deki yakma unsuru, Cesur Yeni Dünya’daki ilaçlar bir araya gelerek inandırıcı bir ortam yaratmayı başarıyor ama Wimmer, fikir ödünç aldığını gizlemek için hiçbir şey yapmıyor. Bu durum filmi daha tahmin edilebilir kılarak aldığınız zevki biraz törpülüyor, zira yapılan şey bir alıntı veya göndermeden ziyade intihale kaçıyor.

Mary O'Brein karakterinin göründüğü her sahne keyif veriyor. Aktris Emily Watson başarılı.

Kurt Wimmer, kendi senaryosunu yine kendi filme alma gereği hissetmiş (bir tür kendin pişir kendin ye durumu) ve yönetmenlik koltuğuna da oturmuş. Oyuncularından performans almayı başaran Wimmer’ın dramatik yapı konusunda geçer not aldığını söylemek mümkün. Aksiyon sahneleriyse başarıyla kotarılmış. Bunda yine bir Wimmer icadı olan Gun-kata dövüş stilinin ilginçliğinin de payı var kuşkusuz. Gun-kata söz konusu olduğunda dövüş koreografı Jim Vickers’a da değinmeden geçmemek gerek. Kurt Wimmer’ın “Uzak Doğu dövüşü gibi olsun” baskısına boyun eğmeyerek özgün bir stil ortaya çıkarmış. Oyunculuk alanına gelirsek, American Psycho’yla iyi oyuncular listesine aldığım Christian Bale’in (rol gereği) ifadesiz suratıyla çok şey anlattığı filmde başarılı olduğunu söylemek mümkün. William Fichtner bir görünüp bir kayboluyor ve filme bir şeyler kattığını söylemek pek mümkün değil. En az onun kadar kısa görünen Sean Bean çok daha başarılı ama bence filmin en iyi ismi Emily Watson. Genel olarak baktığımızda Equilibrium’un bir oyunculuk zaafı içermediğini söylemek mümkün.

Aksiyon sahnelerinde anahtar sözcük "gun-kata". Bir filmde "tek kişilik ordu" klişesinin mantıklı bir eksene oturtulması hoş bir değişiklik.

Equilibrium iyi bir film. Bunda Kurt Wimmer’ın belli gerekleri yerine getiren senaryosunun ve yönetmenliğinin payı büyük. Oyuncuların performansı için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ancak esinlenme konusunda dozun kaçırılması filmden aldığınız zevki biraz törpülüyor. Çizilen disütopik dünya, yukarıda bahsedilen 3 kitabı okuyanlara (-ki sayıları hiç de az değil) oldukça tanıdık geliyor. Bu da seyircinin şaşırmasını engelliyor. Equilibrium ise bir Dark City olabilecekken çok daha azıyla yetinmek zorunda kalıyor.

Künye:

Yönetmen ve Senaryo: Kurt Wimmer
Yapımcı: Jean de Bont, Lucas Foster, Bob Winstein, Harvey Weinstein
Yapım yılı: 2002
Oyuncular: Christian Bale, Taye Diggs, Sean Pertwee, Emily Watson, David Hemmings, Sean Bean, William Fichtner

IMDB

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Ben Robot
Riddick 3: Yarım yol ileri...
James Cameron sunabilirse sunacak: Fantastic Voyage
David Fincher 20.000 fersaha dalacak
Hobbit'in ilk tam fragmanı

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!