Transformers 3: Yeni bir çöp mü, eğlence sineması mı?

25 Ekim 2011 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: En Taze Hayaller, Hayalî İcraatlar, Seyirsel, Sinema

Bazı şeyler ne kadar değişirse o kadar aynı kalıyor. Transformers 3, buna en güzel örnek. Michael Bay’in ortalama kalitesizliğine sahip ilk iki filmden üçüncüsüne geçişte bir devrim yaşanmasa da, bir evrimden bahsetmek mümkün. Transformers, teknoloji demosundan çok bir film, bir “eğlence sineması örneği” olmak yönünde önemli bir adım atmış. Peki yapılan değişiklikler Transformers’a “film” demeye yeterli mi gerçekten?

Ark, Ay'a görsel bir şölen eşliğinde düşüyor.

1961 yılında Cybertron’dan gelen Ark gemisi Ay’ın karanlık tarafına çakılmıştır. Apollo 11 astronotları, ağır hasar alan bu gemiye gider ve incelemelerde bulunur. Sonra günümüze geliriz. Autobotlar, Amerikan hükümeti adına dünyanın dört bir yanına “demokraaağsi” götürmekte, İran’ın nükleer santrallerini yerle bir etmektedir. Yine böyle, buram buram bağımsızlık ve özgürlük kokan bir görevde yolları Çernobil’e düşer. Optimus Prime, burada Ark’ın yakıt hücrelerinden birini bulur. Bunun üzerine Ay’ın karanlık yüzündeki gemiye giden Optimus, büyük Transformers önderi Sentinel Prime’ın hâlâ gemide olduğunu keşfeder. Üst düzey yetkililer olaya el koyar. Yetkileri ordudan devralan Section 7 ajanı Charlotte Meaning’in yönettiği operasyonla Sentinel Prime dünyaya getirilir ve canlandırılır. Bu arada üniversiteydi, işti filan derken Autobot’lardan iyice kopmuş olan Sam Witwicki’nin Carly adlı güzeller güzeli sevgilisiyle birlikte yaşadığını görürüz. Witwicki dünyayı 2 kere kurtardığı için madalya almıştır ama o madalya iş bulmasına yardımcı olamamıştır. Nihayet Accureta Systems’ta iş bulmayı başarır ancak Transformers’la olan ilişkisi yine peşini bırakmayacaktır. Şirket çalışanlarından Jerry Wang ona Ark’la ilgili garip bir uyarıda bulunur. Witwicki neler olduğunu çözmek için eski Section 7 ajanı Seymour Simmons ve garip yardımcısı Dutch’tan ’ardım alırken Optimus Prime de liderlik matriksini Sentinel’e aktarır. Ancak Sentinel Prime’ın amacı başkadır. Gelişen olaylar Autobotların dünyayı terk etmesine ve Section 7’yle Amerikan Ordusu’nun filmin kötü robotlarına karşı tek başına karşı koymak zorunda kalmasına ve Carly’nin tehlikenin ortasında kalmasına sebep olacaktır. Acaba Autobotlar olmadan, kahramanlarımızın hali nice olacaktır?

100 Cybertron büyüğünden biri olan Sentinel Prime'ı Leonard Nimoy seslendiriyor.

Öncelikle şunu söyleyeyim de aradan çıksın: Dark of the Moon, Transformers üçlemesinin açık ara en iyi filmi. Özellikle senaryo alanındaki hataların önemli bir bölümü tekrarlanmamış. Alex Kurtzman ve Roberto Orci’nin “aksiyon skeci” adını verdiğim ve hiç sevmediğim, 3’er dakikalık ara sahnelerle birbirine bağlanan uzun aksiyon sahnelerinden oluşan tarzı gitmiş, yerine konu, karakter gelişimi ve aksiyonun birbirine daha doğal bir şekilde bağlandığı daha organik bir senaryo gelmiş. Transformers 3’ün senaryosu, yapısal anlamda ilk 2 filme nazaran daha “doğru”. Filmin ilk yarısında tiplemeler tanıtılıyor (hâlâ karakter diyemiyorum, pek bir sığlar) ve ikinci yarısında etkileşim başlıyor, herkes birbirine giriyor. Aksiyon da o zaman başlıyor. The Ring (Halka), Brothers Grimm (Grimm Kardeşler) gibi filmlerden tanıdığımız senarist Ehren Krueger, tek başına önceki filmleri yazan ikiliden çok daha iyi bir iş çıkarmış. Gerçek olaylar filmin içine yedirilmiş, tiplemeler karakterlerine çok uygun davranıyorlar. Rezil olup Section 7’den ayrılan ajanlar lokantaların altında gizli istihbarat üsleri kurmuyor, bir yandan çok gizli silahlardan haberdarken diğer yandan “az sonra izleyecekleriniz çok gizlidir, sakın anneme söylemeyin” gibi 0-5 yaş grubuna hitap eden espriler yapmıyor mesela.

John Turturro'nun canlandırdığı Seymour Simmons'la Francis McDormand'ın canlandırdığı Charlotte Mearing karakterlerinin geliştirtilememiş olması film adına büyük kayıp.

Yine de senaryo anlamında her şeyin güllük gülistanlık olduğu söylenemez tabii. Karakter diye bir şey hâlâ yok. Bu da üzücü bir şey çünkü John Turturro’nun canlandırdığı ve 3 filmdir layığıyla anlatılamayan Simmons’un yanına bir de çok sevdiğim Francis McDarmond’un hayat verdiği Mearing karakteri eklenmiş. Her iki tiplemenin de karaktere dönüşememesi film adına kaçırılmış bir fırsattır. Bir diğer fırsat da Alan Tudyk’in canlandırdığı eksantrik Dutch karakteri. Anneyle baba hâlâ gereksiz. Ayrıca Epps’in Witwicky’ye yardım edişi gibi sebep sonuç ilişkilerinde de bazı sorunlar var. Yine de bu filmin senaryosu eğlence sineması için küçük, Transformers için büyük bir adım.

Sen kalk, "evrenin öbür ucundan gelen yaşayan makine" gibi mucizevi bir titre sahip ol, sonra git Amerika adına Orta Doğu'da ona buna saldır. Harcıyorsun kendini Optimus!

Michael Bay cephesinde ise yeni bir şey yok. Özellikle başlarda, 60’lı yıllarda görüntünün bir renkli, bir siyah beyaz, bir eski, bir yeni olması filmin görsel bir dil oluşturamamasına sebep oluyor. Benzeri bir kararsızlık aksiyon sahnelerinde de görülüyor. Sanki Michael Bay kalıplarının dışına çıkmaya çalışmış da bu durum eski tarzıyla arasında gözle görülür bir fark oluşturmuş gibi. Daha da vahimi, filmi sanki 2 kişi çekmiş gibi. Sırf güzel görünsün diye çekilmiş veya uzatılmış, anlamsız aksiyon anları da filmin seyir zevkini azaltan unsurlardan. Sam Witwicki’nin hiç gereği yokken bir şeylerin üstünden zıplayıp altından kayması, kanatlı kıyafetlerle uçuş sahnesi bunlara gösterebileceğim örnekler. The Island (Ada) filmindeki görüntülerin yeniden kullanılması da internette konuşulmuştu zaten. Bunlar haricinde her Michael Bay filmini zehirleyen Amerikan faşizmi (Autobot’lar sanki üstlerine vazifeymiş gibi İran’da bir nükleer santrale saldırıyor), Cumhuriyetçi propagandası (Obama’nın verdiği madalya bir halta yaramıyor, Witwicki başvurduğu işlerden birini “Obama’nın madalyası mı? Biz Cumhuriyeçi’yiz bilader” diyen bir müdür yüzünden kaybediyor), şişirilmiş süre (doğru düzgün konusu olmayan bir film için 2,5 saat biraz fazla uzun) gibi kusurlar hâlâ devam ediyor. Kurgu berbat ve boşluklar var. Anneyle baba neye göre görünüp kayboluyor belli değil. Bumblebee, Sam ve arkadaşlarını kurtardıktan 2 dakika sonra esir düşüyor. Yine de 2 olumlu şeyden bahsetmek mümkün: Birincisi bir Michael Bay çekimi klasiği olan karakterlerin etrafında fırıl fırıl dönen kamera meselesi kontrol altında tutulmuş. 2. filmi izlerken başım dönmüştü, bu filmde 1-2 yerde kullanılmış. Bir de Sam, Epps ve ekibinin eğik gökdelende mahsur kaldıkları sahne, belki de bir Michael Bay filminde izlediğim en iyi sahne.

Onların Rosie Huntington-Whiteley'i varsa, bizim de Banu Alkan'ımız var. O da parmak ucunda yürüyor.

Oyunculuklara gelince– Gelsek mi? Açıkçası Francis McDarmont, Alan Tudyk, John Malkovic ve John Tuturro haricinde hiç kimse çabalamıyor. Onlar da çok az görünüyorlar. “Ergen mıknatısı” kadrosundan filme dâhil olan ve daha ilk göründüğü sahnede Banu Alkan gibi parmak uçlarında yürüyerek beni kahkahalara gark eden Rosie Huntington-Whiteley, her ne kadar Megan Fox’tan sonra ileri doğru atılmış bir adım olsa da, maalesef o adımın boyu biraz kısa kalmış. Patrick Dempsey’se Grey’s Anatomy’deki numaralarının üzerine pek bir şey eklemiyor. Kısacası filmin bu yönden sınıfı geçtiğini söylemek güç. Seslendirmeyse apayrı bir hikâye. Orijinal çizgi film kadrosunun yanına eklenen Hugo Weaving, Leonard Nimoy (Michael Bay’in kuzeniyle evli zaten) gibi isimler sayesinde seslendirme kadrosunun oyunculardan çok daha iyi bir iş çıkardığını söylemek mümkün.

Eğik gökdelende yaşananlar, Michael Bay'in çektiği en keyifli aksiyon sahnelerinden biriyle size de yaşatılıyor.

İşte böyle bir film Transfermers: Dark of the Moon. İlk 2 film kadar sıkıcı değil. Fakat kalıcı da değil. Film bitiyor ve yitip gidiyor. Görkemli sahneler gözünüzün önünde tekrar tekrar canlanmıyor. İzliyorsunuz ve unutuyorsunuz. Gazamız mübarek olsun, Transformers serisinden nihayet “daha kötüsünü de izledim” diyebileceğimiz bir film çıktı. Bunu da büyük ölçüde senarist Ehren Krueger’e borçluyuz.

Künye:

Yönetmen: Michael Bay
Senaryo: Ehren Krueger
Yapımcı: Lorenzo di Bonaventura
Yapım yılı: 2011
Oyuncular: Shaia LeBouf, Rosie Huntington-Whiteley, Josh Duhamel, Tyrese Gibson, John Turturro, Francis McDormand, Patrick Dampsey, Alan Tudyk, John Malkovic, Peter Cullen, Leonard Nimoy, Hugo Weaving

IMDB | Filmin Resmî Sitesi

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Indiana Jones ve Dandik Senayonun Laneti
District 9: İntergalaktik Mülteci Sorunu
Eski Dünya'nın Orduları yayında!
Riddick 3: Yarım yol ileri...
Padilha: Bu Robocop başka Robocop

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!