Hugo (2011)

28 Şubat 2012 tarihinde tarafından gönderilmiştir.  
Kategori: Diğer İcraatlar, En Taze Hayaller, Seyirsel, Sinema

Yeni Hollywood akımının yönetmenleri hep belli alanlarda uzmanlaşmış gibiydi. Francis Ford Coppola bir dram ustasıydı. Baba serisi (Godfather), Kıyamet (Apocalypse Now!) gibi filmlerle akıma belki de en büyük katkıyı o yaptı. George Lucas ve Steven Spielberg bilimkurgu ve fantastik filmlere yoğunlaşırken Martin Scorsese’nin alameti farikası suç filmleriydi. Bu türde Taxi Driver’dan (Taksi Şoförü) Casino’ya (Kumarhane), Goodfellas’tan (Sıkı Dostlar) Gangs of New York’a (New York Çeteleri), hatta 2006 tarihli The Departed’a (Köstebek) kadar pek çok film çekti. Aynı Scorsese, bu sefer masalsı bir filmle çıkıyor karşımıza. Hugo, yönetmenin bugüne kadarki tarzının çok dışında olan bir film.

Hugo: Saatin içindeki çocuk.

Yıl 1931. Saatçi olan babasını kaybeden Hugo, Paris’teki bir tren istasyonunda yaşamaktadır. Sağdan soldan yürüttüğü şeylerle geçinen ve istasyonun kolluk kuvveti Müfettiş Gustave’dan köşe bucak kaçan Hugo, bir yandan babasının ölümünden sonra kendisini yanına alan ve bir süredir kayıp olan amcası Gustave’ın işini yaparak istasyonun saatlerinin geri kalmamasını sağlamakta, diğer yandan babasıyla birlikte tamir etmeye başladıkları otomatonu tamamlamaya çalışmaktadır. Otomatonu tamamlamak için istasyonun oyuncakçısından oyuncaklar aşırıp içindeki parçaları kullanan Hugo, günün birinde yakalanır. Hugo, cebindeki parçalar dışında çok önemli bir şeyi kaybeder: Babasının otomatonla ilgili çizimlerini. Adı George Méliés olan oyuncakçının deftere verdiği tepkiyse sıra dışıdır. Defteri ne pahasına olursa olsun geri almak isteyen Hugo, bu sayede Méliés’in torunu Isabelle’le tanışır. Sürekli okuyan Isabelle, serüven yaşamaya çok meraklıdır ve Hugo’nun hayatı serüvenden farksızdır. Bu da ikisini kısa sürede yakınlaştırır. Hugo, Isabelle’den aldığı tavsiyeler doğrultusunda, çaldıklarının karşılığını verene dek Méliés’in dükkânında çalışmaya başlar. Ancak Méliés’le Hugo’nun otomatonu arasında güçlü bir bağ var gibidir ve Hugo, babasından bir mesaj vereceğine inandığı otomatonu çalıştırmak için bu sırrı çözmek zorunda olduğuna inanmaktadır. Çıktığı bu yolculukta onu ve çevresindekileri büyük acılar, mutluluklar ve serüvenler beklemektedir.

Her şeyin merkezinde bu otomaton var. Hugo, otomatonu kendisine arkadaş olması için onarıyor. Yalnızlığın teknoloji üzerinden aşılmaya çalışılması, günümüzde internet üzerinden sosyalleştiğini zanneden insanlığa bir gönderme olabilir mi?

Filmdeki otomatonun aslı bu: İsviçreli Henri Maillarde tarafından 1700'lü yıllarda yapılan "Yazar".

Hugo, Brian Selznick’in 2007 tarihli The Invention of Hugo Cabret romanından sinemaya uyarlanmış. Tarihi kurgu türündeki roman aslında 2 gerçek olayı birleştiriyor: Fransız film yapımcısı, yönetmeni, senaristi ve oyuncusu Geroge Méliés’in hayatıyla Henri Maillardet’le Jaquet-Droz’un Yazar adındaki otomatonu. Bugünkü robotların öncüsü sayabileceğimiz otomatonlar, 18. ve 19. yüzyıllarda son derece popülerdi. Bugün robotlara olan meraklarıyla tanınan Japonlar, o dönemde çay servisi yapabilen otomatonlar üretiyordu. Filme konu olan otomaton Yazar ise, aslında filmdekinden daha yetenekliydi. 4 ayrı resim çizebiliyor ve İngilizce’yle Fransızca dillerinde 3 şiir yazabiliyordu. Yazar, 1928 yılında Philedelphia’daki Franklin Enstitüsü’nün eline geçtiğinde kökeni bilinmiyordu. Yaratıcısını bulmak, restorasyondan geçirilip yeniden çalışır hale getirildiğinde kâğıdın altına attığı “Maillardet’in otomatonu tarafından yazılmıştır” imzası sayesinde mümkün oldu. Bu anlamda filmdeki otomatonun hikâyesinin gerçekte olanlara çok yakın olduğunu söyleyebiliriz: Müzede ortaya çıkan ve kime ait olduğu ancak çalıştırıldıktan sonra öğrenilebilen yazar / çizer bir otomaton.

Hugo, George Méliés ve filmlerini öyküsünün merkezine oturtuyor.

Benzer bir şekilde, Goerges Méliés’in de öyküsü gerçeğe çok yakın. Sinemanın teknik anlamda gelişimine büyük katkısı olan Méliés, gerçekten de otomatonlara ilgi duymuştur. İllüzyonist olarak çalışmıştır ve kendi sahnesi vardır. Tıpkı filmde anlatıldığı gibi Lumiere Kardeşlerin bir gösteriminde sinemadan çok etkilenmiş ve kendi stüdyosunu kurmuştur. Bu stüdyoda yüzlerce film çekmiştir. Çektiği filmlerin bir bölümünü, özellikle H.G. Wells’in Ay’daki İlk İnsanlar ve Jules Verne’nin Ay’a Yolculuk hikâyelerinden esinlenerek çektiği Le Voyage dans la lune’yi Hugo’nun içinde görmek mümün. Méliés, I. Dünya Savaşı’ndan sonra filmlerine olan ilginin azalması üzerine rulolarını selülozun çıkartılması için satmış, oradan gelen parayla Paris’in Montparnesse Garı’nda oyuncakçı dükkânı açmıştır. Uzun süredir birlikte olduğu aktris Jeanne d’Alcy’yle 1925 yılında evlenmiş ve torunu Madeline’le (filmde Isabelle olmuş) birlikte yaşamışlardır. 1920’li yılların sonunda gazetecilerin filmlerine yeniden ilgi göstermesi üzerine bir kez daha ün kazanmış ve kendisine Onur Nişanı verilmiştir. Fakat bu durum ekonomik durumunun iyileşmesini sağlamamıştır. Bu açıdan bakıldığında filmdeki “mutlu sonlar sadece filmlerde olur” repliği daha da büyük önem kazanıyor. Gerçek hayatın aksine Hugo, büyük sinemacı Georges Méliés’e kıyamıyor ve hikâyeyi masalsı havasıyla uyumlu bir şekilde, “sonsuza dek mutlu yaşadılar” denebilecek bir noktada sonlandırıyor.

Filme 3 boyut teknolojisinin sergilenmesi için konulan sahneler sonradan eklenmiş gibi ve filmin ritmini bozuyor.

2 gerçek olayı ustalıkla birleştiren Hugo’nun 2 önemli sorunu var. Bunlardan ilki çıkış noktasının görülmemiş bir rastlantıya dayanması. Hugo’nun dönüp dolaşıp Méliés’in oyuncakçı dükkânının olduğu istasyona gelmesi pek akıl alır şey değil. Filmin en büyük ikinci sorunuysa 3. boyuttan kaynaklanıyor. Açıkçası filmin 3 boyutlu olmasını gerektiren hiçbir şey yok. Bu teknolojinin altını doldurmak için eklenen uzatılmış Paris manzaraları, düşen sandıktan sonra etrafta uçuşan kâğıtlar, Hugo’nun gördüğü kâbuslar gibi sahneler de öyküye sonradan eklenmiş gibi duruyor ve genel akışı bozuyor. Özellikle kâbuslar, bir sebep sonuç ilişkisine dayanmaması ve hiçbir yere varmamasıyla filmin dip noktası.

Hugo'nun masalsı bir havası var. Paris, gerçek olamayacak kadar güzel ve aydınlık.

Usta yönetmen Martin Scorsese’nin önceki filmlerinde baskın olan suç dünyasının sert gerçekliği, yerini masalsı bir havaya bırakmış. Scorsese’yi bu tarz bir filmde biraz yadırgıyorsunuz ama yönetmenin filmin hakkını verdiğini söylemek mümkün. Filmdeki oyunculuk da kalburüstü. Çocuk oyuncular, Hugo’yu canlandıran Asa Butterfield ve Isabelle’yi oynayan Chloe Grace Moretz başarılı. Ben Kingsley pek çabalamasa da eleştirecek bir şey bulmak güç. Küçük rollerde görünen büyük aktörlerin arasında Christopher Lee, Jude Law, Helen McCrory, Emily Mortimer, Ray Winstone gibi isimler var ve hepsini izlemek büyük keyif. Beni olumlu anlamda şaşırtansa genellikle Ali G, Borat gibi sululuklarda izlediğim Sacha Baron Cohen’in performansı oldu. Biraz abartılı da olsa filmin üzerine yüklediği görevi yerine getiriyor. Son olarak filmin eski sinema filmlerine yaptığı göndermelerin de çok hoş olduğunu söylemeliyim. Söz gelimi Hugo’nun müfettişten kaçarken saate asıldığı sahne (filmin posterinde de görülüyor), kendisine filmin içinde de yer bulan Harold Lloyd filmine yapılmış bir gönderme. Çocukluğumda bu filmleri TRT yayınlardı. Yani Hugo’nun aile büyüklerini çocukluklarına götürmesi kuvvetle muhtemel.

"Mutlu sonlar sadece filmlerde olur" diyen film, gerçek hayattakinin aksine, "ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" tadında bir mutlu sonla bitiyor. Sanatçı hak ettiği takdiri görüyor, Hugo kendine bir yuva buluyor, Isabelle çok istediği yazarlığa giriş yapıyor, film boyunca türlü sebeplerle bir araya gelemeyen 2 âşık çift kavuşuyor.

Hugo kusursuz bir film değil ama bu kusurları iyi yanlarının yanında görmüyorsunuz bile. Buna karşın Hugo, kesinlikle Scorsese’nin en iyi işi değil. Yine de yönetmenin bugüne kadarki tarzının çok dışında olması yüzünden duyduğum endişelerin hepsi boşa çıkmış durumda. İki gerçeği birleştirerek masalsı bir öykü çıkaran 5 Oscar’lı Hugo’nun uzun zamandır izlediğim en güzel ve en keyifli aile filmi olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Künye:

Yönetmen: Martin Scorsese
Senaryo:
John Logan
Yapımcı:
Graham King, Timothy Headington, Martin Scorsese, Johnny Depp
Yapım yılı:
2011
Oyuncular:
Asa Butterfield, Ben Kingsley, Chloe Grace Moretz, Sacha Baron Cohen, Helen McCRory, Richard Griffiths, Frances de la Tour, Ray Winestone, Emily Mortimer, Micahel Stuhlbar, Christopher Lee, Jude Law

IMDB

Yazan: Üstar Kaan ZANBAKCI  (370 yazısı var)

1976 yılında dünyaya gelmiştir. Bilimkurgu aşkını 1986 yılında sinemada izlediği Return of the Jedi’ye ve hemen akabinde okuduğu H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı (The War of the Worlds) romanına borçludur. Hayatını çevirmen olarak kazanmaktadır. “Biraz da ben yazayım, başkaları çevirsin” diyerek senaryo atölyelerine katılmıştır. Bu konuda çabaları sürmektedir.


Bunlar da ilginizi çekebilir:

Sherlock Holmes: Guy Ritchie saatini 100 yıl geri aldı
Açlık Oyunları’nın ilk fragmanı yayınlandı
David Fincher 20.000 fersaha dalacak
Beterböcek 2, Beterböcek 2, Beterböcek 2!
Game of Thrones'un 3. sezonu ve gelecek planları.

Yorumlar

“Hugo (2011)” yazısı için 2 yorum gönderilmiş.
  1. ahmet diyor ki:

    Güzel bir inceleme, Scorsese’nin izlediğim en renkli ve masum filmi idi, Baron Cohen’de ayrı bir lezzet katmış filme

  2. Onur diyor ki:

    “Hugo” filmindeki birkaç senaryo boşluğuna rağmen (örnek vermek gerekirse; Hugo’nun babasının canına maal olan müzedeki yangın nasıl oldu da birden bire çıkmıştı ve ya Hugo’nun ayyaş amcası Gustave kaçla göz arasında kaybolmuştu? gibi…) Martin Scorsese gerçekten duygulara hitap eden renkli ve masalsı bir filme imza atmış. Fantastik filmlerin mucidi olan George Méliés’e anlamlı bir saygı duruşu olmuş.

Fikirlerinizi paylaşın!

Yazıyla ilgili görüşlerinizi yazın.
Yorumumun yanında bir de karizmatik resmim olsun diyorsanız gravatar kullanın!